Aşırı korumak gerçekten korumak mı? Bazen iyi niyetle kurduğumuz cümleler, bir çocuğun hayatındaki en görünmez engele dönüşebilir.

Birkaç gün önce yaşadığım şehirde, engelli bireylere hizmet veren bir dinlenme tesisinin havuzunda yüzüyordum.

Havuzun klor kokusu burnuma geliyor, suyun sesi etraftaki konuşmalara karışıyor, ben de kendi hâlimde birkaç tur yüzmeye çalışıyordum.

Yakınımda bir anne ve engelli çocuğu vardı.

Çocuk, annesinden fırsat bulabildiği kadarıyla eğlenmeye çalışıyordu.

“Fırsat bulabildiği kadarıyla” diyorum çünkü matematiğim pek iyi değildir ama sayı saymayı bilirim.

Yanılmıyorsam, yaklaşık beş dakika içinde çocuk 255 kez uyarıldı.

Üstelik çocuk ne havuzda ralli yapıyordu ne de etrafındaki insanları rahatsız edecek bir şey yapıyordu.

Altı üstü havuzun içinde bir sağa, bir sola gitmeye; suyla oynamaya, biraz hareket etmeye, biraz da çocuk olmaya çalışıyordu.

Ama her hareketinin hemen ardından bir ses yükseliyordu:

“Oraya gitme.”

“Öyle yapma.”

“Dikkat et.”

“Düşersin.”

“Dokunma.”

“Yapma.”

“Gel buraya.”

Bir süre sonra havuzdaki sudan çok, bu cümlelerin arasında yüzüyor gibiydi çocuk.

Ben beş dakika içinde sinir küpüne döndüm.

Çocuğun ne hissettiğini düşünmek bile istemedim.

Çünkü insan bir süre sonra şunu merak ediyor:

Bir çocuğun bütün gününün ne kadarını “yapma” kelimesi kaplıyor?

Anne-baba tutumları arasında belki de en zorlayıcı olanlardan biri, aşırı koruyucu ve bununla birlikte müdahaleci tutum.

Elbette bir çocuğu korumak gerekir.

Hele ki engelli bir çocuğu…

Tehlikeleri önceden görmek, ihtiyaç duyduğunda yanında olmak, düşmesine karşı tedbir almak elbette ebeveynliğin bir parçasıdır.

Ama korumakla, çocuğun yerine yaşamak arasında çok ince bir çizgi var.

Ve bazen o çizgi fark edilmeden aşılabiliyor.

Çünkü iyi niyetle başlayan her müdahale, çocuğun dünyasında aynı anlamı taşımayabilir.

Anne için:

“Düşmesin.”

Çocuk için:

“Sen yapamazsın.”

Anne için:

“Canı yanmasın.”

Çocuk için:

“Denemene gerek yok.”

Anne için:

“Bir şey olmasın.”

Çocuk için:

“Hayatı senin yerine ben kontrol edeceğim.”

Bir an için düşünün…

Evinizin her köşesinde aynı sesin yankılandığını:

“Onu yapma.”

“Buna dokunma.”

“Düşersin.”

“Dökersin.”

“Gitme.”

“Koşma.”

“Dur.”

“Ben yaparım.”

Ve bunu bir gün değil, bir hafta değil…

Yıllarca yaşadığınızı düşünün.

İnsanın kendi hayatına dair karar verme, deneme, yanılma ve hata yapma hakkı elinden yavaş yavaş alınıyor.

Üstelik bunu yapan kişi çoğu zaman sizi seven, sizi korumaya çalışan, sizin için endişelenen biri.

Belki de işin en acı tarafı bu.

Çünkü dışarıdan gelen bir engelle mücadele etmek başka şeydir; sevgi kılığında gelen bir engeli fark etmek başka.

Engelli bireylerin hayatında zaten yeterince fiziksel, sosyal ve ekonomik engel var.

Bir de bunların üzerine, farkında olmadan oluşturduğumuz psikolojik engeller eklenmemeli.

Çünkü bazen bir çocuğun önündeki en büyük duvar beton değildir.

Bazen o duvar bir cümledir:

“Sen yapamazsın.”

Belki de çocukların ihtiyacı, hayat boyunca peşlerinden koşan bir güvenlik görevlisi değil.

Bazen biraz geride duran, düşerse kaldıracak ama düşmesine de izin verecek bir anne-baba.

Çünkü çocuk ancak deneyerek öğrenir.

Bazen su yutar.

Bazen düşer.

Bazen yanlış yere gider.

Bazen bir şeyi döker.

Bazen beceremez.

Ama sonra yeniden dener.

Ve belki de bağımsızlığın ilk adımı tam olarak burada başlar:

Bir başkasının sizin yerinize karar vermediği o küçücük anda.

O gün havuzdan çıkarken aklımda tek bir soru vardı:

Çocuğu gerçekten koruyor muyuz?

Yoksa onu, hayatın kendisinden mi korumaya çalışıyoruz?

Çünkü engelli bireylerin zaten yeterince engeli var.

Bir de sevgiyi, korumayı ve iyi niyeti yeni bir engele dönüştürmeyelim.