Çocuğumuzu koruyor muyuz, yoksa bağımlı mı kılıyoruz?
Sosyal medyada ve diğer yazılı medya gruplarında bu ifadeye sık sık rastlıyorum:
“Benim çocuğum özel çocuk.”
“Benim evladım melek.”
Özellikle Serebral Palsili çocukların anneleri, çocuklarından söz ederken bu tanımları kullanma ihtiyacı hissediyor.
Peki, bir an durup kendimize soralım:
Sizin çocuğunuz gerçekten “özel” mi?
Özel…
Hususi olanı, kişiye özgü olanı anlatır.
Biricikliği ifade eder.
Ama aynı zamanda birey olmayı hatırlatır.
O halde çocuğumuza “özel” derken neyi kastediyoruz?
Bir çocuğun önüne her sabah temiz kıyafetlerini koyup, yemeğini hazırlayıp, çantasını taşıyıp, ayakkabısını bağlayıp, odasını toplamasını beklemeden onun adına bütün işleri yapmak…
Sonra da:
“Benim çocuğum özel.”
demek gerçekten onu özel mi yapıyor?
Çocuğunuz fiziksel olarak belli bir olgunluğa ulaşmışsa…
Yapabildiği ölçüde kendi öz bakımını gerçekleştirebilecek durumdaysa…
Ama siz onun yerine yapıyorsanız;
Çünkü daha çabuk oluyor…
Çünkü daha temiz oluyor…
Çünkü daha kolay oluyor…
Çünkü etraftakilerin bakışları sizi yoruyor…
Ve bütün bunların karşılığında çocuğunuzun öğrenmesi için gereken zamanı, sabrı ve fırsatı vermiyorsanız…
Bir dakika.
Gerçekten onu mu koruyorsunuz, yoksa onun hayatını mı elinden alıyorsunuz?
Bir çocuğun eline kaşığı verdiğinizi düşünün.
Kaşık yere düşüyor.
Bir daha veriyorsunuz.
Yine düşüyor.
Yemek dökülüyor.
Masa kirleniyor.
Üzerine bir şeyler dökülüyor.
Belki etraftan biri bakıyor.
Belki içinizden:
“Aman, ben yedireyim.”
demek geliyor.
Ama tam o anda çocuğun elinde yalnızca bir kaşık yoktur.
Bir beceri vardır.
Bir deneme vardır.
Bir başarısızlık vardır.
Ve yeniden deneme ihtimali vardır.
Siz kaşığı elinden aldığınızda belki masayı temiz tutarsınız.
Ama çocuğunuzun hayatından küçük bir bağımsızlık parçasını da almış olursunuz.
Bir gün alışverişe gidiyorsunuz.
Çocuğunuz fiziksel ve bilişsel olarak uygun olduğu ölçüde bir ürün seçebilir.
Parasını verebilir.
Para üstünü alabilir.
Kasaya gidebilir.
Siz ise:
“Ben hallederim.”
diyorsunuz.
Neden?
Çünkü zamanınız yok.
Çünkü daha hızlı.
Çünkü hata yapmasından korkuyorsunuz.
Çünkü insanların bakmasından rahatsız oluyorsunuz.
Çünkü düşmesinden korkuyorsunuz.
Çünkü üzülmesini istemiyorsunuz.
Peki ya sonra?
On sekiz yaşında…
Yirmi beş yaşında…
Otuz yaşında…
Hâlâ sizin elinize bakan bir yetişkin…
Ve siz hâlâ:
“Benim çocuğum melek.”
diyorsunuz.
Şimdi gelelim “melek çocuk” söylemine.
Meleklerin en temel özelliklerinden biri, kendi iradeleriyle hareket etmemeleridir.
Onların davranışları kendi seçimlerinden değil, üst bir iradeden kaynaklanır.
Peki çocuklarımız?
Onlar melek değil.
Onlar insan.
İstekleri olan…
Öfkelenen…
Gülen…
Kızan…
Seçen…
Yanılan…
İtiraz eden…
Hayal kuran…
Kendi hayatına dair söz söyleme hakkı olan insanlar.
Çocuğunuzun hayatındaki bütün kararları siz verecekseniz…
Ne giyeceğine siz karar verecekseniz…
Ne yiyeceğine siz karar verecekseniz…
Kiminle görüşeceğine siz karar verecekseniz…
Nereye gideceğine siz karar verecekseniz…
Ne zaman konuşacağına siz karar verecekseniz…
Ne zaman susacağına siz karar verecekseniz…
Hatta yetişkin olduğunda bile hayatını onun yerine siz yaşamaya devam edecekseniz…
O zaman kendinize şu soruyu sormanız gerekiyor:
Ben çocuğumu hayata mı hazırlıyorum, yoksa kendime mi bağlıyorum?
Çünkü bağlılık başka, bağımlılık başka.
Bağlılık sevgidir.
Bağımlılık ise seçeneklerin azalmasıdır.
Bir anne olarak elbette çocuğunuzu korumak istersiniz.
Düşmesin…
Canı yanmasın…
Üzülmesin…
Başaramadığında hayal kırıklığı yaşamasın…
Ama hayat dediğimiz şey bunların hiç yaşanmamasını sağlamak değildir.
Hayat;
Düşmeyi…
Kalkmayı…
Beklemeyi…
Denemeyi…
Yanılmayı…
Tekrar denemeyi…
Ve sonunda “Ben yaptım.” diyebilmeyi öğrenmektir.
Bir çocuğun ilk kez kendi tişörtünü giymesini düşünün.
Kolları takılıyor.
Kumaş yüzüne geliyor.
Sinirleniyor.
Belki bağırıyor.
Belki ağlıyor.
Siz yanında duruyorsunuz.
Elleriniz yardım etmek için hazır.
Ama hemen müdahale etmiyorsunuz.
Çünkü biliyorsunuz:
O an sadece bir tişört giyilmiyor.
Bir insan kendi bedenini tanıyor.
Kendi sınırını keşfediyor.
Kendi becerisine güvenmeyi öğreniyor.
Ve belki birkaç dakika sonra başını tişörtün yakasından çıkardığında…
O küçücük yüzünde bir gülümseme beliriyor.
İşte o gülümseme…
Bağımsızlığın ilk sesidir.
O yüzden çocuklarımıza sürekli “özel” ve “melek” diyerek onları bir fanusun içinde tutmak yerine, onların birey olduğunu hatırlayalım.
Onlara yapabildikleri her şeyi kendileri yapabilecekleri alanı açalım.
Bırakalım elleri kirlensin.
Bırakalım masa biraz dağılsın.
Bırakalım yemek biraz dökülsün.
Bırakalım alışveriş sırasında biraz yavaşlayalım.
Bırakalım insanlar baksın.
Bırakalım bazen hata yapsınlar.
Çünkü bizim görevimiz onların hayatını kusursuzlaştırmak değil.
Hayatlarını mümkün olduğunca kendilerinin yaşayabileceği hale getirmek.
Ve belki de artık şu soruyu sormalıyız:
Çocuğum gerçekten “özel” olduğu için mi benim yaptığım her şeye ihtiyaç duyuyor?
Yoksa…
Ben onun yapabileceği şeyleri yapmasına izin vermediğim için mi bana ihtiyaç duyuyor?
İşte asıl sorgulamamız gereken yer burası.
Çünkü bir gün…
Biz yorulacağız.
Bir gün yaşlanacağız.
Bir gün elimiz eskisi kadar güçlü olmayacak.
Bir gün onun ayakkabısını bağlayan parmaklarımız yavaşlayacak.
Bir gün market arabasını onun yerine biz itmekte zorlanacağız.
Ve o gün geldiğinde çocuğumuzun hayatında bizden başka ne var?
İşte bütün mesele bu.
Çocuğumuza “melek” diyerek kanat takmak değil…
Kendi ayakları üzerinde durabileceği bir hayat kurabilmek.
Onun yerine yürümek değil…
Yürüyebileceği yolu açmak.
Onun adına karar vermek değil…
Karar verebilmeyi öğretmek.
Onu kendimize bağımlı kılmak değil…
Biz olmadığımızda da yaşayabileceği bir hayat bırakmak.
Çünkü gerçek sevgi bazen elini tutmaktır.
Ama gerçek sevgi…
Gerektiğinde o eli yavaşça bırakabilmektir.
Ve belki de çocuğumuza verebileceğimiz en büyük hediye “özel” ya da “melek” olduğunu söylemek değil…
Bir gün arkamıza dönüp baktığımızda onun kendi hayatını yaşayabildiğini görebilmektir.
İşte o zaman gerçekten bir şey başarmış oluruz.