Engelli birey için yalnızlık, yalnız kalmaktan fazlasıdır. Bulaşıktan kedi tüyüne, faturadan krizlere uzanan hayat, direnmenin yollarını öğretir.

Evde yalnız kalmak, engelli bir birey için sıradan anlamıyla “evde kimsenin olmaması”ndan çok daha fazlasıdır. Sessizlik, bazen insanın kendi hayatıyla baş başa kaldığı uzun bir koridor gibidir. Yataktan doğrulmak için onlarca sebep vardır. Hatta bazen insanı yatağın içinden çıkaran şey büyük hayaller değil; yerde biriken kedi tüyleri, akşamdan kalmış bulaşıklar, yıkanmayı bekleyen çamaşırlar ya da ödenmesi gereken bir faturadır.

Kedinin tüyleri yine her yerdedir. Ne kadar süpürürseniz süpürün bitmezler. Bazen elinizi koltuğun üzerinde gezdirdiğinizde parmaklarınızın ucuna takılan o ince tüyleri görürsünüz. Mutfaktan dün geceden kalma bir tabak kokusu gelir. Çamaşır sepeti ağzına kadar dolmuştur. Telefonun ekranında ödenmeyi bekleyen bir fatura bildirimi yanıp söner. Hayat, daha siz kahvenizi içmeden, sizi kendi içine çağırmaya başlamıştır.

Belki de sorumluluk bilincinin ilk adımı tam olarak budur: Hayatın size ihtiyaç duyduğunu fark etmek.

Elbette bazı farklılıklarla…

Bulaşıkları herkes gibi yıkayamayabilirsiniz. İki eliniz yerine tek elinizi kullanıyorsanız, hareketlerinizi başka türlü düzenlemeniz gerekir. Tek bacağınız varsa mutfağın içinde kendinize başka bir denge kurarsınız. Bir işi yapmanın herkesçe bilinen yolunu değil, size uyan yolunu bulursunuz. İlk başta küçük bir ayrıntı gibi görünen bu çözümler, zamanla hayatın kendisiyle kurduğunuz ilişkinin bir parçasına dönüşür.

Bir tabağı nasıl kavrayacağınızı, musluğu nasıl açacağınızı, süngeri nereye sıkıştıracağınızı öğrenirsiniz. Bazen bir işi bitirmek için iki kişinin yapacağı kadar zaman harcarsınız ama sonunda o bulaşıklar kurumuş olur, tezgâh temizlenir ve içinizde küçük, sessiz bir başarı duygusu belirir.

Sanırım krizle mücadele biraz da böyle öğrenilir.

İnsan, hayatın karşısına çıkardığı engelleri ortadan kaldırarak değil; onlara rağmen başka yollar bulmayı öğrenerek güçlenir. Belki yılmazlık dediğimiz şey de budur. Her defasında yeniden denemek. Olmadıysa başka türlü yapmak. Bir kez daha düşünmek. Bir kez daha kalkmak.

Tam o sırada telefonunuz çalar.

O sinir bozucu bildirim sesi, evin sessizliğini bir bıçak gibi keser. Ekrana bakarsınız. Çözülmesi gereken yeni bir mesele vardır. Önünüzde ütü bekleyen çamaşırlar, mutfakta yarım kalmış işler, belki yetişmesi gereken bir iş… Ama hayat yalnızca ev işlerinden de ibaret değildir. İşinizle, özel hayatınızla, insanlarla kurduğunuz ilişkilerle ilgili bir sorun da kapınızı çalabilir.

Kızmadan, kırmadan, kendinizi dağıtmadan o meseleyi de çözmeniz gerekir.

Bazen bir mesajı göndermeden önce defalarca yazıp silersiniz. Bazen kelimelerin ucunda duran öfkeyi yutar, daha sakin bir cümle kurarsınız. Çünkü bilirsiniz: Çözülmesi gereken şey yalnızca karşıdaki insanla yaşanan sorun değildir; kendi içinizde kopan fırtınayı da yönetmeniz gerekir.

İşte bütün bunlar, insanın psikolojik sağlamlığını sessizce büyütür.

Hayat dışarıda başlamaz.

Hayat, sabah gözlerinizi açtığınız anda, yatağın içinden dünyaya baktığınız o ilk saniyede başlar. Perdelerin arasından süzülen ışık odanın duvarına vururken, mutfaktan gelen dün gecenin kokusu burnunuza ulaşırken, telefonunuz titrerken, kediniz ayaklarınızın arasında dolaşırken başlar.

Ve önünüzde yine yapılacak işler vardır.

Süpürülecek tüyler, yıkanacak bulaşıklar, katlanacak çamaşırlar, ödenecek faturalar, cevaplanacak mesajlar…

Belki bütün bunlar dışarıdan bakıldığında sıradan ev işleri gibi görünür.

Ama bazen insanı hayata bağlayan şey tam da o sıradanlıklardır.

Çünkü yaşamak, yalnızca büyük hedeflerin peşinden gitmek değildir. Bazen yaşamak, sabah yataktan kalkıp “Bugün de hallederiz,” diyebilmektir.

Tabii yaşamaya niyetliyseniz.