Kendini kabul etmek, herkesin onayını beklemekten vazgeçip kusurlarınla, doğrularınla ve gerçekliğinle barışmaktır.

İnsan hayatı boyunca birilerinin onayını almak için tuhaf bir yarışın içinde buluyor kendini. Önce ailesinin, sonra arkadaşlarının, okulunun, iş çevresinin, mahallenin, toplumun… Herkesin bir fikri var. Herkesin bir ölçüsü, bir doğrusu, bir “Böyle olursan seni kabul ederiz.” cümlesi…

Peki ya insanın kendisi?

Kendini kabul etmek, aynaya bakıp “Ben mükemmelim.” demek değildir. Zaten kim mükemmel ki? Biraz eksik, biraz fazla, biraz kırgın, biraz öfkeli, biraz cesur, biraz korkak… Hepimiz kendi çelişkilerimizle dolaşıyoruz hayatta.

Kendini kabul etmek; artılarını alkışlarken eksilerini de inkâr etmemektir. Hatalarını kişiliğinin tamamı sanmadan, başarılarını da kendini başkalarından üstün görmenin bahanesine dönüştürmeden kendinle barışabilmektir.

Üstelik bu, başkasının vereceği bir izin belgesi değildir.

İnsan çoğu zaman kendisini kabul ettirebilmek için önce başkalarının kapısını çalar. “Beni anlayın.” der. “Beni olduğum gibi görün.” der. “Beni yargılamayın.”

Ama acı gerçek şudur: İnsan kendisini kabul etmeden, başkalarının kabulünü beklediğinde hayatını başkalarının eline teslim eder.

Bugün biri beğenir, mutlu olursun.
Yarın biri eleştirir, bütün dengeni kaybedersin.
Bir gün alkışlanırsın, kendini değerli hissedersin.
Ertesi gün görmezden gelinirsin, kendini değersiz sanırsın.

Böyle bir hayatın kumandası senin elinde değildir.

Kendini kabul etmek, işte tam burada başlayan sessiz bir mücadeledir. Üstelik bu mücadelede seyirci de sensin, oyuncu da. Kazanan da sensin, kaybeden de.

Yakın çevrenin seni anlamasını istemek elbette insani bir ihtiyaçtır. Toplum tarafından kabul görmek de önemlidir. Fakat bunları kendi değerinin şartı hâline getirdiğinde, kendi hayatının hâkimiyetini başkasına devretmiş olursun.

Çünkü toplumun fikri değişkendir.

Bugün “çok farklı” dediğine yarın “ne kadar özgün” diyebilir. Dün eleştirdiğini bugün alkışlayabilir. İnsanların kanaati rüzgâr gibidir; yönü sık sık değişir.

Sen ise her rüzgârda yön değiştirecek kadar savunmasız olmamalısın.

Bu yüzden asıl mesele, “Herkes beni kabul ediyor mu?” sorusundan önce “Ben kendimi olduğum hâlimle kabul edebiliyor muyum?” sorusunu sorabilmektir.

Kendini kabul eden insan kusurlarını sevmez belki ama onlardan utanarak da yaşamaz. Geçmişini silemez ama geçmişinin esiri olmaz. Eksiklerini bilir fakat kendisini yalnızca eksiklerinden ibaret görmez.

Çünkü insan bir bilanço değildir.

Artıları ve eksileri toplanıp sonucuna bakılacak bir hesap makinesi hiç değildir.

İnsan, bütün çelişkileriyle insandır.

Belki de özgürlük tam olarak burada başlıyor: Başkalarının seni nasıl gördüğünü kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip, kendine nasıl baktığını değiştirmekte.

Kendini kabul et.

Çünkü hayat boyunca herkesin seni anlamasını beklemek, biraz da bütün dünyanın aynı anda aynı kitabı okumasını beklemek gibidir.

Olmayabilir.

Ama sen kendi hikâyeni okumayı öğrenebilirsin.

Ve belki de insanın kendisine verebileceği en büyük kabul şudur:

“Ben kusurlarımla, yaralarımla, başarılarımla, hatalarımla ve bütün çelişkilerimle buradayım. Beni herkes kabul etmeyebilir. Ama ben artık kendimi reddetmeyeceğim.”