Bir anne kaybının ardından hayatın durmadığını anlatan, engelli bireyleri yaşama hazırlamanın önemini sorgulayan gerçek bir hikâye.
Anlatacağım hikâye kurgu değil.
Yaşandı.
Üstelik yalnızca benim başıma gelmiş bir hikâye de değil.
Engelli bireylerin anne ve babalarıyla konuştuğunuzda, çoğundan benzer cümleleri duyarsınız:
"Ben olmazsam ne yapacak?"
"Onun bütün ihtiyaçlarını ben karşılıyorum."
"Hayatımızı ona göre planlıyoruz."
"Ben hayatta olduğum sürece ona bir şey olmaz."
Çünkü birçok anne baba, çocuklarının hayatını kendi hayatlarının merkezine yerleştiriyor. Sabahını onunla açıyor, akşamını onunla kapatıyor. Evini, işini, parasını, tatilini, hatta geleceğini bile çocuğunun ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiriyor.
Bunda şaşılacak bir şey yok.
Anne babalık biraz da budur.
Ama insanın aklına ister istemez o soru geliyor:
Peki, nereye kadar?
Çünkü hayatın kimseye sormadığı bir gerçeği var:
Daima olmayacaksınız.
Benim annem de muhtemelen böyle düşünüyordu.
Bundan zerre kadar kuşkum yok.
Kendi hayatını yaşadığı kadar büyük bir bölümünü bana ayırdı. Parasını, zamanını, emeğini, uykusunu…
Benim ihtiyacım olan ne varsa önce onu düşündü.
Benim için yaptığı şeylerin bir listesini çıkarmaya kalksam, sanırım listenin sonuna hiçbir zaman gelemezdim.
Çünkü bazı fedakârlıkların hesabı tutulmaz.
Bir annenin gece yarısı kalkıp çocuğunun üzerini örtmesi gibi.
Mutfağın ışığını yakıp sessizce ilaç hazırlaması gibi.
Herkes uyurken bir sonraki günün ihtiyaçlarını düşünmesi gibi.
Belki de annem, benimle daha uzun yıllar birlikte yaşayacağını düşünüyordu.
Belki hayatını çok uzun süre daha benim etrafımda kurmayı planlıyordu.
Hatta belki, benden önce bu dünyadan ayrılacağı gerçeğini bilse de, benden kısa bir süre sonra benim de onun ardından gideceğimi hayal ediyordu.
Bilmiyorum.
Belki de hiç böyle düşünmedi.
Ama iyi ki o ihtimal yalnızca bir ihtimal olarak kaldı.
Çünkü hayat, ikimizin yaptığı bütün planları bir gecede değiştirdi.
32 yaşındaydım.
Annem öldü.
Bir sabah evin içinde onun sesinin olmadığını fark ettim.
Mutfaktan gelen tabak çanak sesi yoktu.
"Uyandın mı?" diyen bir ses yoktu.
Bir odadan diğerine geçerken karşılaşacağım o tanıdık yüz yoktu.
Ev aynı evdi.
Duvarlar yerindeydi.
Koltuk aynı yerdeydi.
Mutfakta bardaklar duruyordu.
Ama evin içindeki hava değişmişti.
İnsan bazen birinin öldüğünü, cenazede değil; birkaç gün sonra, çok sıradan bir anda anlıyor.
Eliniz bir telefon numarasına gidiyor.
Aramak istiyorsunuz.
Sonra duruyorsunuz.
Çünkü artık o numaranın karşı tarafında kimse yok.
İşte o an ölümün gerçekliği, sessizce oturuyor insanın yanına.
Ama hayat durmadı.
İşte en acı tarafı belki de buydu.
Ben annemi kaybetmiştim ama faturaların bundan haberi yoktu.
Elektrik faturası gelmeye devam etti.
Su faturası geldi.
Çöp birikti.
Markete gitmek gerekti.
E-postalar cevap bekledi.
Telefon çaldı.
İşler yapılmayı bekledi.
Öğrencilerim danışmanlık için gelmeye devam etti.
Dünya, benim başıma gelen büyük felaket karşısında bir anlığına bile olsa durup nefes almadı.
Sabah oldu.
Güneş doğdu.
Birileri işe yetişmek için otobüse koştu.
Fırının önünde ekmek kuyruğu oluştu.
Markette kasanın önünde insanlar alışveriş arabalarını sıraya dizdi.
Ve ben bütün bunların arasında annemin yokluğuyla yaşamayı öğrenmeye çalışıyordum.
Hayatın acımasız tarafı şuydu:
Benim dünyam durmuştu ama dünya durmamıştı.
Şimdi 46 yaşındayım.
Aradan ondört yıl geçti.
Bazen düşünüyorum.
Annem beni yaşama hazırlamasaydı ne olurdu?
Bütün hayatını benim yerime yaşamış olsaydı…
Bütün sorunlarımı o çözmüş olsaydı…
Para işlerini, ev işlerini, resmi işleri, günlük sorumlulukları hep o üstlenmiş olsaydı…
Ben bugün ne yapardım?
Büyük ihtimalle nefes alıyor olurdum.
Ama gerçekten yaşıyor olur muydum?
İşte aradaki fark çok büyük.
Çünkü yaşamak yalnızca kalbin atması değildir.
Faturayı açıp ne kadar olduğunu görmek.
Bir işin başına oturup bitirmek.
Markete gidip eksikleri tamamlamak.
Evin çöpünü çıkarmak.
Bir e-postaya cevap vermek.
Canın hiçbir şey yapmak istemediğinde bile kalkıp duş almak.
Ertesi gün öğrencilerin geleceğini bilip hazırlığını yapmak.
Bir süre sonra yeniden çalışmak.
Yeni insanlarla tanışmak.
Âşık olmak
Kısacası hayatın bütün o küçük ve büyük sorumluluklarının içine yeniden girmek.
Bunların hiçbirini insan yas tutarken istemez.
Ama hayat bazen sana "Hazır mısın?" diye sormaz.
Sadece kapıyı çalar.
Annem bana yalnızca bakmadı.
Beni büyüttü.
Ama daha önemlisi, benden önce yaşamayı öğretmeye çalıştı.
Belki bunu kendisi bile böyle tarif etmiyordu.
Belki yaptığı şeyin adı onun için sadece annelikti.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
Bir anne babanın engelli çocuğu için yapabileceği en büyük iyilik, hayatını sonsuza kadar onun yerine taşımak değildir.
Onu, kendilerinin olmadığı bir hayata hazırlamaktır.
Çünkü ne kadar zor olursa olsun, bir gün o kapı kapanacak.
Bir gün telefon çalmayacak.
Bir gün mutfaktan ses gelmeyecek.
Bir gün alıştığınız o ayak seslerini duymayacaksınız.
Ve o gün geldiğinde hayat yine devam edecek.
Kimse bunu istemez.
Kimse buna hazır olduğunu düşünmez.
Ama hazırlanmak zorundadır.
Bunu söylemek kolay değil.
Çünkü hiçbir anne baba çocuğunu yalnız bırakmak istemez.
Hele engelli bir çocuğun anne babası için bu korku çok daha ağır olabilir.
"Ben olmazsam?"
Bu soru geceleri yatağın içinde büyüyebilir.
Bir annenin uykusunu bölebilir.
Bir babanın markette alışveriş yaparken bile aklına gelebilir.
Ama belki de bu sorunun cevabı, "Ben hep yanında olacağım." olmamalı.
Çünkü olmayacaksınız.
Daima olmayacak.
Ve bunu kabul etmek sevgisizlik değil.
Tam tersine, sevginin en zor biçimlerinden biri.
Çocuğunuzu kendinize bağımlı kılmak yerine, sizin olmadığınız bir dünyada da ayakta durabileceği bir hayat kurmak…
Ona yalnızca bugününü değil, yarınını da emanet etmek…
Bazen en büyük koruma, yanında durmak değil;
Bir gün yanında olamayacağınızı bilerek onu hayata hazırlamaktır.
Ben annemi 32 yaşında kaybettim.
Şimdi 46 yaşındayım.
Ve hâlâ buradayım.
Faturalar geliyor.
Çöpler birikiyor.
Öğrencilerim geliyor.
E-postalar cevap bekliyor.
Hayat bütün çılgınlığıyla akmaya devam ediyor.
Bazen yoruluyorum.
Bazen gerçekten "Ben yoruldum hayat, gelme üstüme." diye türkü söyleyesim geliyor.
Ama sonra kalkıyorum.
Çünkü annem bana yalnızca nasıl yaşayacağımı değil,
bir gün onsuz da yaşayabilmem gerektiğini öğretmiş.
Ve bugün anlıyorum:
Anne babalar çocuklarının hayatında sonsuza kadar kalamayacak.
Ama onlara bıraktıkları şey, kendilerinden çok daha uzun yaşayabilir.
Bir evlat için en büyük miras bazen para değildir.
Kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilecek kadar hazırlanmış olmaktır.