Çocuğa her istediğini vermek özgüven kazandırmaz. Gerçek özgüven, sınırları bilmek, sorumluluk almak ve başkalarının haklarına saygı duymaktır.

Modern zamanlarda birçok kavramı birbirine karıştırıyoruz. “Özgürlük” ile “sınırsızlık”, “özgüven” ile “şımarıklık”, “çocuğun fikrine değer vermek” ile “çocuğun her dediğini yapmak” aynı şey sanılıyor.

Bence bugün en çok karıştırdığımız kavramlardan biri şu: Özgüvenli çocuk yetiştirmek ile şımarık çocuk yetiştirmek.

Bu ikisi aynı şey değil. Hem de hiç değil.

Bir alışveriş merkezindesiniz. Çocuk bir oyuncak görüyor.

“Bunu istiyorum!”

Anne, “Bugün oyuncak almayacağız.” diyor.

Çocuk bağırıyor, ağlıyor, hatta vuruyor. Çevredeki insanlar bakıyor. Sonunda oyuncak alınıyor ve çocuk susuyor.

Peki çocuk ne öğrendi?

“İstediğimi yeterince ısrar edersem alırım.”

Daha da önemlisi:

“Sınırı aşarsam sınır ortadan kalkar.”

İşte özgüven ile şımarıklık arasındaki çizgi burada başlıyor.

Özgüvenli çocuk, “Ben de bir bireyim.” diyebilir. Ama karşısındaki insanın da birey olduğunu bilir.

Düşüncesini söyleyebilir ama her düşüncesinin doğru kabul edilmesini beklemez. Hakkını arayabilir ama başkasının hakkını çiğneyerek değil. İtiraz edebilir ama hakaret ederek değil. Kendi sınırlarını bilir ve başkasının sınırlarına da saygı duyar.

Çünkü özgüven;

“Ben ne istersem o olacak.”

demek değildir.

Özgüven;

“Ben değerliyim ama dünyadaki tek değerli insan ben değilim.”

diyebilmektir.

Bir çocuk kask takmak istemeyebilir. Öfkelenebilir, ağlayabilir, bağırabilir. Ama ebeveyn sakin kalıp:

“Öfkelenebilirsin. Kızabilirsin. Ama kasksız bisiklete binemezsin.”

diyebilir.

Çünkü çocuğun öfkelenmesi, ebeveynin yanlış yaptığı anlamına gelmez.

Anne-babanın görevi çocuğun hiç üzülmemesini sağlamak değil; üzüldüğünde o duyguyla baş edebilmesini öğretmektir.

Bugün bazen çocuk ağlamasın diye “hayır” demiyoruz. Sinirlenmesin diye istediğini yapıyoruz. Etrafa rezil olmayalım diye geri adım atıyoruz.

Sonra çocuk büyüyor ve hayat ona ilk kez gerçekten “hayır” dediğinde ne yapacağını bilemiyor.

Çünkü hayat onun annesi değil. Hayat onun babası değil. Hayat onun her istediğini yerine getirmeyecek.

Okulda öğretmeni, iş yerinde yöneticisi, arkadaşları ve hayatın kendisi her zaman “evet” demeyecek.

Çocuklukta öğrenilmeyen sınırlar, yetişkinlikte çok daha ağır bedellerle karşımıza çıkabiliyor.

Bir çocuğun özgüvenini desteklemek, ona her istediğini vermek değildir.

Fikrini sormaktır ama son kararın her zaman ona ait olmadığını öğretmektir.

Seçenek sunmaktır ama her seçeneğin kabul edilebilir olmadığını göstermektir.

Hata yapmasına izin vermektir ama hatasının sonuçlarını yaşamasına da fırsat vermektir.

Çünkü gerçek özgüven, sürekli alkışlanarak değil, sorumluluk alarak oluşur.

“Ben çocuğumu bastırmak istemiyorum.”

Çok güzel. Hiçbir çocuk bastırılmamalı.

Ama çocuğun her davranışına sınır koymamak da onu özgürleştirmez.

Çünkü özgürlük ile başıboşluk aynı şey değildir.

Kendi fikrini söylemesi başka, garsona hakaret etmesi başka.

Oyuncağını seçmesi başka, arkadaşının oyuncağını zorla alması başka.

“Bunu istemiyorum.” demesi başka, anne-babasına vurması başka.

Çünkü bir duygunun varlığı, o duyguyla yapılan her davranışı meşru hale getirmez.

Öfkelenmek normaldir. Vurmak normal değildir.

Kızmak normaldir. Hakaret etmek normal değildir.

Hayal kırıklığı yaşamak normaldir. Başkalarının sınırlarını ihlal etmek normal değildir.

Çocuk bunları öğrenmek zorunda. Ve bunu öğrenirken yanında olacak ilk insanlar anne ve babası.

Çünkü çocuk yetiştirmek biraz da şudur:

Bir gün elinden tutarsınız, bir gün elini bırakırsınız.

Bir gün onun yerine konuşursunuz, sonra susup kendi cümlesini kurmasına izin verirsiniz.

Bir gün düştüğünde hemen kaldırırsınız, sonra biraz uzakta durup kendi başına kalkmasını beklersiniz.

İşte özgüven burada büyür.

Çocuğa “Sen her şeyi yapabilirsin.” demekte değil;

“Yapamadığında yardım isteyebilirsin ama denemekten korkma.”

diyebilmekte.

Ve belki de artık şu soruyu kendimize sormalıyız:

Çocuğumuz özgüvenli mi, yoksa sadece istediğini yaptırmaya alışmış mı?

İnsanların ortasında bağırabilmek özgüven değildir.

Anne-babaya vurabilmek özgüven değildir.

Her istediğini alabilmek özgüven değildir.

Kuralları hiçe saymak özgüven değildir.

“Ben böyleyim.” diyerek başkalarını incitmek özgüven değildir.

Çocuğa her istediğini vermek kolaydır.

Zor olan, sevdiğiniz halde “hayır” diyebilmektir.

Zor olan, çocuğunuz size kızdığında onun sevgisini kaybetmekten korkmamaktır.

Zor olan, kısa vadeli huzur yerine uzun vadeli karakteri tercih etmektir.

Çünkü bazen iyi ebeveynlik çocuğu susturmak değil…

Onun öfkesine rağmen doğru yerde durabilmektir.

Çocuğunuz ağlayabilir. Siz yine orada olabilirsiniz.

Çocuğunuz kızabilir. Siz yine onu sevebilirsiniz.

Çocuğunuz size katılmayabilir. Siz yine ebeveyn olmaya devam edebilirsiniz.

Ve belki de çocuğumuza verebileceğimiz en büyük özgüven şudur:

“Sen değerlisin. Ama dünya sadece senin etrafında dönmüyor.”

Gerçek özgüven, yüksek sesle konuşmak değil, kendi sesini başkasının sesini bastırmadan duyurabilmektir.

Gerçek özgüven, her istediğini almak değil, istediğin olmadığında da ayakta kalabilmektir.

Ve gerçek özgüven, sınır tanımamak değil; kendi sınırlarını bilip başkasının sınırlarına saygı gösterebilmektir.

Belki de çocuklarımıza “Sen dünyanın merkezindesin.” demek yerine şunu söylemeliyiz:

“Sen bu dünyanın değerli bir parçasısın. Şimdi gel, bu dünyada başkalarıyla birlikte yaşamayı öğren.”