İnsan ilişkilerinde haklı çıkma telaşının, dinlemeyi ve anlamayı nasıl unutturduğunu; kaybetmeden önce durup düşünmenin hikâyesi.

Şehrin sakin, insanlardan nispeten uzak bir köşesindeyim. Günün telaşı sanki buraya kadar ulaşamamış. Önümde Türk kahvem var; fincanın sıcaklığı parmaklarımın arasında, kahvenin kokusu havaya ağır ağır karışıyor. Güneşten rahatsız olmayacağım, serin ve gölgeli bir köşe bulmuşum. Etrafta birkaç hafif konuşma, uzaktan gelen şehir uğultusu, arada bir fincanın tabağa değen ince sesi... Keyfim yerinde.

Tam o sırada arka masama genç bir çift geliyor.

Daha oturmadan gergin oldukları belli. Giriş şekillerinden, yüzlerindeki ifadeden, omuzlarının düşüklüğünden, birbirlerine bakarken gözlerini kaçırmalarından anlamak zor değil. Burunları bir sağa bir sola genişliyor; belli ki içeride biriken cümleler, daha sandalyeye oturmadan dışarı çıkmak için birbirleriyle yarışıyor.

Nitekim masaya oturup sipariş bile vermeden tartışmanın vitesi yükseliyor.

“Hayır, yanlış anlıyorsun.”

“Öteki hayır, sen beni hiç anlamıyorsun.”

“Diğeri zaten hep böylesin, beni hiç dinlemiyorsun.”

“Öyle mi? Git o zaman, seni dinleyeni bul.”

Ve böylece uzayıp giden bir at yarışı başlıyor.

Kim daha hızlı cevap verecek? Kim karşısındakinin cümlesini daha iyi yakalayıp tersine çevirecek? Kim son sözü söyleyip masadan psikolojik olarak galip kalkacak?

Sözler size de oldukça tanıdık geliyor, değil mi?

Çünkü bu, artık yalnızca birkaç çiftin, birkaç arkadaşın ya da birkaç ailenin yaşadığı sıradan bir iletişim problemi olmaktan çıktı. Özellikle belli bir yaş grubunda, neredeyse bir yaşam şekline, hatta bir olguya dönüşmüş durumda.

Haklı olmak; dinlemekten, anlamaktan, karşıdakinin ne anlatmaya çalıştığını gerçekten kavramaktan çok daha önemli hale geldi.

Her anlaşmazlığın yaşandığı ortam adeta bir mahkeme salonu. Herkes ya savcı ya hâkim. Görev dağılımı yapılmış, karar çoktan verilmiş, geriye yalnızca delilleri toplamak kalmış gibi.

Olayın ne olduğu, nasıl başladığı, nasıl geliştiği pek önemli değil. Karşımızdaki insanın o anda ne söylediğinin, ne hissettiğinin, hangi şartların içinden geçtiğinin, gün boyunca neler yaşadığının, hatta belki o cümleyi kurarken neyi kastettiğinin bile çoğu zaman bir önemi kalmıyor.

Yeter ki haklı çıkalım.

Çünkü çoğu zaman dinlemek için değil, cevap vermek için dinliyoruz. Karşımızdakinin cümlesinin bitmesini beklerken aslında onu anlamaya değil, kendi savunmamızı hazırlamaya çalışıyoruz.

Oysa bazen mesele gerçekten kimin haklı olduğu değil.

Bazen iki insanın birbirini kaybetmemesi, kimin haklı olduğundan çok daha önemli.

Bunu da çoğu zaman, aynı ortamda yalnız başımıza kahvemizi içerken anlıyoruz. Tartışmanın sesi kesildiğinde, karşı sandalyenin boşluğuna bakarken, az önce söylenen cümleler zihnimizde yeniden dolaşırken fark ediyoruz: Kazandığımızı sandığımız o tartışmada aslında neyi kaybettik?

Belki biraz daha dinleyebilsek...

Bir cümlenin arkasındaki kırgınlığı, öfkenin altındaki korkuyu, sertliğin içindeki incinmişliği görebilsek...

Karşımızdakinin derisini yüzer gibi konuşmak yerine, kendi duygumuzu anlatabilsek.

“Evet ama böyle davranman beni kırdı.”

“Bunu yaptığında üzüldüm.”

“Beni anlamadığını düşündüğüm için öfkelendim.”

Ne kadar farklı bir yere çıkıyor insan, değil mi?

Suçlamak yerine kendimizi anlattığımızda, karşımızdakine de savunmaya geçmeden nefes alabileceği küçük bir alan bırakıyoruz.

Belki o zaman, yıllardır sırtımızda taşıdığımız ve yüzyıllık bir davaya çevirdiğimiz meselelerin, iki insanın karşılıklı oturup birer sıcak kahve içmesi kadar basit bir yerde yumuşayabildiğine kendimiz bile şaşıracağız.

Çünkü bazı tartışmaların kazananı yoktur.

Sadece birbirini kaybeden iki insan vardır.

Ve bazen bir fincan kahve soğumadan bunu fark etmek, haklı olmaktan çok daha değerlidir.