Yargının Konforu, Anlamanın Cesaretiargı

İnsan, çoğu zaman bilmediğinin değil; bilmediğini bildiğini sandığının düşmanıdır. Tanımadığına mesafe koyar, anlamlandıramadığına tehdit atfeder. Bilinmeyen, zihnin en eski korkularından biridir. Bu nedenle önyargı, yalnızca bir düşünce biçimi değil; aynı zamanda zihnin kendisini belirsizlikten korumak için geliştirdiği ilkel bir savunma mekanizmasıdır.

Oysa önyargı, gerçeğin değil; cehaletin konfor alanıdır.

Bir zamanlar köpeklerden korkardım. Onları uzaktan izler, tehlikeli olduklarına inanırdım. Sonra hayatıma bir köpek girdi. Onunla birlikte yalnızca korkularım değişmedi; dünyaya bakışım da değişti. Meğer korktuğum şey köpekler değilmiş; onları tanımıyor oluşummuş.

Daha sonra kedilerle tanıştım. Onlara dair yıllarca kulaktan dolma yargılar taşıdım: soğuk, nankör, mesafeli... Bugün ise evimde iki kızım var. Her biri bana, canlıların karakterlerinin klişelere sığmayacağını yeniden öğretiyor. Şimdi, köpekleri ya da kedileri peşin hükümlerle değerlendiren insanlara karşı istemsizce tepki duyuyorum. Çünkü biliyorum ki çoğu zaman insanlar nefret ettikleri şeyi gerçekten tanımamış oluyorlar.

Fakat burada durup kendime de şu soruyu sormam gerekiyor: Dün başkalarının yaptığı önyargıyı bugün ben, önyargılı insanlara karşı mı yapıyorum?

Belki de asıl mesele tam olarak budur. İnsan yalnızca nesnelere, hayvanlara ya da fikirlere değil; insanlara karşı da kolayca peşin hüküm geliştirebilir. Çünkü yargılamak, zihnin en düşük maliyetli faaliyetlerinden biridir.

Yargılamak kolaydır.

Çünkü düşünmeyi gerektirmez.

Araştırmayı gerektirmez.

Sorumluluk almayı hiç gerektirmez.

Bir etiket yapıştırır ve yolunuza devam edersiniz. Bunun vicdani yükünü de çoğu zaman hissetmezsiniz. Çünkü kesin hükümler, insana haklı olduğu yanılsamasını verir. Oysa haklı hissetmek ile doğru olmak arasında çoğu zaman derin bir uçurum vardır.

Düşünmek ise zahmetlidir.

İnsanı kendi kanaatleriyle hesaplaşmaya zorlar. Emin olduğunu sandığı şeyleri yeniden sorgulatır. Bazen yıllarca savunduğu bir fikrin eksik ya da yanlış olduğunu kabul etmeyi gerektirir. İşte bu yüzden düşünmek yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.

Düşünen insan, vardığı sonucun yükünü de taşımak zorundadır.

Çünkü bilgi arttıkça sorumluluk da artar.

Anlamak ise bundan da zordur.

Anlamak, sadece bilgi edinmek değildir. Empati kurmaktır. Karşındakinin hikâyesine zaman ayırmaktır. Kendi bakış açının mutlak olmadığını kabul edebilmektir. Bir insanı, bir hayvanı, bir fikri ya da bir kültürü gerçekten anlamak; onu kendi bağlamı içinde değerlendirmeyi gerektirir.

Bu yüzden anlamak ince bir işçiliktir.

Sabır ister.

Merak ister.

Mütevazılık ister.

Çünkü insan, bildiği kadar değil; anlamaya gönüllü olduğu kadar olgunlaşır.

Belki de modern dünyanın en büyük sorunlarından biri, bilgiye erişimin hiç olmadığı kadar kolaylaşmasına rağmen anlamanın hiç olmadığı kadar zorlaşmış olmasıdır. Herkes konuşuyor, çok az insan dinliyor. Herkes hüküm veriyor, çok az insan merak ediyor. Oysa medeniyet, kesin cevapların değil; doğru soruların üzerine inşa edilir.

Bugün dönüp geriye baktığımda, bana en büyük değişimi yaşatan şeyin yeni bilgiler değil, yeni temaslar olduğunu görüyorum. Bir köpek, bir kedi, bir dostluk, bir sohbet... İnsan tanıdıkça korkularının yerini meraka, öfkesinin yerini anlayışa bıraktığını fark ediyor.

Belki de gerçek bilgelik, her yeni karşılaşmada eski yargılarımızdan biraz daha vazgeçebilme cesaretidir.

Çünkü insan, tanımadığından korkabilir.

Ama tanımaya direndiği sürece yalnızca korkusunu değil, kendi cehaletini de besler.

Ve çoğu zaman bizi küçülten şey, bilmemek değil; öğrenmeyi reddetmektir.