Engelli bireyleri korumak adına eleştiriden uzak tutmak, onları eşit görmek yerine görünmez bir fanusun içine hapsetmektir.

Bir masanın etrafında oturduğumuzu düşünün.

Önümüzde çaylar var. İnce belli bardaktan yükselen buhar, masanın üzerinde ağır ağır dağılıyor. Birileri konuşuyor, birileri başını sallıyor. Derken engelli bir bireyin söylediği bir cümle geliyor ortaya.

Cümlenin bir yerinde yanlış bulduğunuz bir ifade var.

Eleştirmek istiyorsunuz.

Ama bir an duruyorsunuz.

"Şimdi bunu söylersem kırılır mı?"

"Yanlış anlaşılır mıyım?"

"Engelli bir bireyi eleştirmek ayıp olur mu?"

İşte tam o anda, eleştiri kültürüyle merhameti birbirine karıştırmaya başlıyoruz.

Oysa eleştiri, sözlükteki karşılığıyla; bir insanı, bir konuyu ya da bir yapıtı doğru ve yanlış yönlerini ortaya koymak amacıyla inceleme işidir.

Fakat burada gözden kaçırdığımız küçük gibi görünen, aslında oldukça büyük bir ayrıntı var:

Eleştiri, insanın kişiliğine değil; ortaya koyduğu davranışa, düşünceye, ifadeye ya da yaptığı işe yönelir.

Bir insanın söylediği cümleyi yanlış bulabilirsiniz.

Ele aldığı konuyu yanlış biçimde yorumladığını düşünebilirsiniz.

Kurduğu bir ifadenin kırıcı, eksik ya da hatalı olduğunu söyleyebilirsiniz.

Bunların hiçbiri o insanın varlığına saldırmak değildir.

Tam tersine, onu yalnızca sahip olduğu bir özellikten ibaret görmediğinizin göstergesidir.

Çünkü karşınızdaki insanı gerçekten eşitiniz olarak görüyorsanız, onun düşüncesini de diğer insanların düşünceleri gibi tartışabilirsiniz.

Bir gün bir sohbetin ortasında, eleştirdiğiniz kişinin yüzünün bir anda değiştiğini düşünün.

Az önce rahatça konuşan insan susuyor.

Sandalyede biraz geriye çekiliyor.

Elindeki bardağı masaya bırakırken çıkan küçük cam sesi, odadaki sessizliği bir anda belirginleştiriyor.

"Ben engelliyim, bana bunu nasıl söylersin?"

İşte burada başka bir kavram devreye giriyor:

Polemik.

Oysa eleştiri polemik değildir.

Polemik; karşı tarafı susturmaya, küçük düşürmeye, tartışmayı kişiselleştirmeye dönüşebilir.

Eleştirinin amacı ise her zaman karşısındakini aşağı çekmek değildir.

Bazen yalnızca şunu söylemektir:

"Burada yanlış düşündüğünü düşünüyorum."

"Bu ifade bana göre doğru değil."

"Bu konuyu ele alış biçimine katılmıyorum."

Hepsi bu.

Fakat biz, eleştiri kültüründen çok sohbet kültürüne alışmış bir toplumuz.

Sohbette birbirimizi idare ederiz.

Misafirimiz yanlış bir şey söylediğinde yüzüne bakıp gülümseriz.

Çayını tazeleriz.

Konuyu değiştiririz.

Çünkü orada amaç hakikati tartışmak değil, akşamı güzel bitirmektir.

Ama ben sizin evinize doğum günü partisine gelmiş bir misafir değilim.

Ortada mumları üflenecek bir pasta, alkışlanacak bir başarı ya da birbirimizi kırmamaya çalışacağımız bir aile toplantısı da yok.

Burada milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren bir toplumsal meseleyi konuşuyoruz.

Dolayısıyla meseleye yalnızca "Aman kırılmasın." penceresinden bakamayız.

Çünkü bazen bir insanı sürekli korumak, onu korumak değil; onu toplumun geri kalanından ayrı bir yere koymaktır.

Şimdi daha zor bir soruya gelelim.

Bir engelli bireyi, yalnızca engelli olduğu için eleştirmemek gerçekten saygı göstermek midir?

Bence her zaman değil.

Çünkü bir insanı yalnızca engeli nedeniyle eleştiri dışında bırakmak, ilk bakışta şefkat gibi görünse de derinlerde başka bir mesaj taşıyabilir:

"Sen diğer insanlar gibi değilsin."

"Sen daha kırılgansın."

"Seninle konuşurken daha dikkatli olmalıyım."

"Senin yanlışını söylememeliyim."

Bu cümlelerin hiçbiri eşitlik üretmez.

Tam tersine, görünmez bir mesafe yaratır.

Üstelik bu mesafe bazen öylesine ince kurulur ki farkına bile varmayız.

Birinin söylediği her cümle alkışlanır.

Her başarısı olağanüstü ilan edilir.

En sıradan davranışları bile "Ne kadar güçlü!" cümlesiyle karşılanır.

"Canım..."

"Ne kadar tatlı..."

"Sen her şeyi başarırsın..."

"Senin için ne kadar zor olmalı..."

İyi niyetle kurulan bu cümleler üst üste biriktikçe insanın çevresinde görünmez bir fanus oluşur.

Ve o fanusun içinde insan, gerçek hayattaki tartışmadan, itirazdan ve eleştiriden giderek uzaklaşır.

Sonra günün birinde, biri gerçekten eleştirdiğinde tepki çok daha sert olabilir.

Ama bunun nedenini yalnızca engelliliğin kendisinde aramak kolaycılık olur.

Çünkü insanı kırılganlaştıran şey her zaman bedensel durumu değildir.

Bazen yıllarca kendisine söylenen cümlelerdir.

Bazen toplumun ona sürekli "sen farklısın" demesidir.

Bazen de iyi niyetle örülen o aşırı koruyucu duvardır.

Bir çocuğu düşünün.

Her resim yaptığında alkışlıyorsunuz.

Her söylediği sözde "Harikasın!" diyorsunuz.

Yaptığı yanlışları hiç göstermiyorsunuz.

Bir gün öğretmeni önüne kırmızı kalemle işaretlenmiş bir kâğıt koyuyor.

Çocuk ilk kez, "Burayı yanlış yapmışsın." cümlesini duyuyor.

Canı yanıyor.

Kızıyor.

Belki kâğıdı buruşturuyor.

Çünkü hayatı boyunca kendisine yalnızca alkış verilmiş.

Oysa insanın gelişebilmesi için yalnızca alkışa değil, aynaya da ihtiyacı vardır.

Ayna bazen hoşumuza gitmeyen şeyi gösterir.

Ama gösterdiği için düşmanımız olmaz.

Eleştiri de böyledir.

Doğru yapıldığında insanın karşısına dikilmiş bir duvar değil, önüne tutulmuş bir aynadır.

Elbette o aynayı yüzümüze fırlatmakla, önümüze nazikçe koymak arasında dağlar kadar fark vardır.

Hakaret başka şeydir.

Aşağılama başka şeydir.

Kişiliğe saldırmak başka şeydir.

Eleştiri ise başka.

Sınır tam da burada başlar.

İnsanı değil, davranışı konuştuğumuz yerde.

Engeli değil, ifadeyi tartıştığımız yerde.

Kişiliği değil, düşünceyi sorguladığımız yerde.

Ve belki de en önemlisi, karşımızdaki insanı "korunması gereken özel bir varlık" olarak değil, bizimle aynı haklara, aynı sorumluluklara ve aynı yanlış yapma hakkına sahip bir insan olarak gördüğümüzde.

Çünkü gerçek eşitlik, yalnızca aynı masada oturmak değildir.

Gerektiğinde aynı masada birbirimize itiraz edebilmektir.

Kırmadan eleştirebilmek...

Eleştirildiğimizde de yalnızca kim olduğumuza bakmadan, söylenen sözün doğru olup olmadığını düşünebilmek...

Bence asıl özgürlük biraz da burada başlıyor.

Ve belki de gerçek sevgi, her yaptığını alkışlamak değil;

gerektiğinde "Burada yanılıyorsun." diyebilecek kadar karşındaki insanı kendine eşit görebilmektir.