Serebral palsi değişmeyebilir. Ama bakış açısı değişir. Gerçek güç, bedeni değil; zihni dönüştürmekte ve çocuğun ritmine eşlik etmektedir.
DEĞİŞMEYECEK
Serebral palsi, bugünün tıbbi gerçekliği içinde kesin bir tedavisi olmayan bir durumdur. Evet, desteklenebilir, güçlendirilebilir, yaşam kalitesi artırılabilir; ancak “tamamen ortadan kalkacak” bir bedensel düzelmeden söz etmek mümkün değildir. Bu noktada özellikle “düzelme” kelimesini kullanıyorum. Çünkü toplum olarak en çok sarıldığımız, en çok yanıldığımız kelime budur. Düzelme… Sanki hayat bir arıza, çocuk bir eksik parça, kader ise teknik servise bırakılmış bir cihazmış gibi.
Oysa düzelmesi gereken çocuğunuzun bedeni değildir. Düzelmesi gereken; önce sizin zihninizde kurduğunuz anlam dünyası, sonra kalbinizde büyüttüğünüz korkular ve en sonunda da hayata tuttuğunuz aynadır.
Kendi bakış açınızdaki kırılmaları görmeden, beklentilerinizin ne kadarının size ne kadarının “el âlem”e ait olduğunu fark etmeden, “Çocuğumu kabul ediyorum.” demeniz gerçek bir kabulleniş olmayacaktır. Bu, ancak sosyal ortamlarda sürülen yüksek kapatıcılı bir fondöten gibi duracaktır yüzünüzde. Pürüzleri örter, çatlakları gizler, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir görüntü sunar. Fakat ilk sıcak temasta, ilk sert sözde, ilk imalı bakışta akmaya başlar. Siz de her defasında toparlanmak, güçlü görünmek ve dağılmadığınızı ispat etmek için görünmez tuvaletlere kaçarsınız. Makyaj tazelenir; ama yorgunluk artar.
Diyelim ki fondöteni sabitlediniz. Peki ya içeride birikenler? Bastırılan her duygu, inkâr edilen her gerçek, ertelenen her yüzleşme başka bir yerden sızar. Harcadığınız yoğun enerji, ruhunuzun başka bir noktasında çatlak oluşturur. Görmezden geldiğiniz her kırgınlık, metastaz yapar gibi duygularınıza yayılır. Bu kez de rimeliniz akmaya başlar. Çünkü gözler yalan söylemez. İnsan en çok bakışlarında ele verir içindeki fırtınayı.
Ve siz, yıllar boyunca aslında çocuğunuzla değil; toplumun beklentileriyle, akrabaların cümleleriyle, komşuların bakışlarıyla savaştığınızı fark edersiniz. Oysa çocuğunuz çoktan hayatın içinde kendi ritmini bulmaya çalışmaktadır. Mücadele eden odur; yorulan ise siz olursunuz. Çünkü onun bedenini değiştirmeye çalışırken, kendi bakış açınızı değiştirmeyi ertelemişsinizdir.
Gerçek şu ki; hayat kusursuz olmak zorunda değildir. Çocuklar standart ölçülerde gelmez bu dünyaya. Her biri kendi hikâyesiyle, kendi temposuyla, kendi sınırları ve imkânlarıyla doğar. Engeli değiştirmek çoğu zaman mümkün değildir; ama o engele yüklediğimiz anlamı değiştirmek her zaman mümkündür.
En acı olan ise farkındalığın gecikmesidir. Yıllar geçer. “Bir gün düzelecek.” umuduyla ertelenen kabulleniş, “Başkaları ne der?” kaygısıyla bastırılan sevinçler ve saklanan gözyaşları birikir. Ve bir sabah aynaya baktığınızda yaş 45 olmuştur. Elinizde ise başkalarının onayına sunulmuş, başkalarının ölçütlerine göre şekillenmiş; fakat sizin adınıza gerçekten yaşanmamış bir hayat kalmıştır.
Oysa özgürlük, çocuğunuzun yürüyüşünü değiştirdiğinizde değil; onun yürüyüşüne eşlik etmeyi öğrendiğinizde başlar. Güç, bedenleri onarmakta değil; bakış açılarını dönüştürmektedir. Kabulleniş ise bir yenilgi değil, insanın kendi içindeki savaşı bitirmesidir.
Unutmayın: Değişmeyecek olan engel olabilir. Ama değişebilecek olan sizsiniz. Ve bazen bir hayatı kurtaran şey, bir bedenin iyileşmesi değil; bir bakışın olgunlaşmasıdır.