Senin de başına gelebilir” söylemi, engelliliği felaketleştirir; gerçek duyarlılık korkudan değil, eşitlik ve hak bilincinden doğar.

SENİN DE BAŞINA GELEBİLİR ARABESKİ ÜZERİNE

Son yıllarda, özellikle Serebral Palsi bağlamında üretilen ve “mizah” kisvesi altında dolaşıma sokulan içeriklerin görünürlüğü dikkat çekici biçimde arttı. Bu içeriklerin estetik düzeyi kadar etik ufku da tartışmaya açık. Ancak meseleyi yalnızca bu üretimlerin faillerine indirgemek, sorunun daha derin katmanlarını ıskalamak anlamına geliyor. Zira asıl problem, bu içeriklere karşı geliştirilen tepki dilinin de çoğu zaman aynı yüzeyselliği yeniden üretmesinde yatıyor.

Bu noktada, kamusal tepkilerde sıklıkla başvurulan bir ifade öne çıkıyor: “Senin de başına gelebilir.” İlk bakışta uyarıcı ve empati kurdurucu bir söylem gibi görünse de, bu cümlenin taşıdığı anlam dünyası oldukça problemli. Çünkü bu ifade, engelliliği başlı başına bir “felaket”, bir “talihsizlik” ya da kaçınılması gereken bir durum olarak konumlandırıyor. Başka bir deyişle, farkındalık üretmeye çalışırken, tam da dönüştürülmesi gereken zihinsel çerçeveyi yeniden tahkim ediyor.

Oysa Serebral Palsi ve genel olarak engellilik bir “başına gelme” hali değil, bir varoluş biçimidir. Bunu bir trajedi anlatısına hapsetmek, engelli bireyin deneyimini indirgemekle kalmaz; aynı zamanda onu sürekli olarak bir eksiklik, bir kayıp ya da bir normdan sapma üzerinden tanımlar. Bu yaklaşım, tıbbi modelin daraltıcı perspektifine yaslanırken; bireyi değil, farklılığı sorunlaştıran bir bakışı normalleştirir.

Burada asıl mesele, duyarlılığın hangi temelde kurulduğudur. “Benim de başıma gelebilir” söylemi, empatiyi olasılık üzerinden inşa eder; yani kişi, kendini o durumun potansiyel öznesi olarak hayal edebildiği ölçüde duyarlılık geliştirir. Bu ise etik açıdan oldukça kırılgan bir zemindir. Çünkü bu tür bir empati, başkasının deneyimini kendi korkularımızın bir yansımasına indirger. Oysa daha sahici ve kapsayıcı bir etik yaklaşım, duyarlılığı ihtimalden değil, insan olmanın ontolojik eşitliğinden üretir.

İnsanın yalnızca kendi başına gelebilecek olanla değil, başkasının deneyimiyle de ilgilenebilme kapasitesi, onu diğer canlılardan ayıran temel özelliklerden biridir. Bir insanın hayvan haklarına duyarlı olması için hayvan olması gerekmez; kadına yönelik şiddete karşı çıkmak için kadın olması gerekmez. Aynı şekilde, engellilik meselesinde de duyarlılık, kişisel ihtimaller üzerinden değil, ilkesel bir eşitlik ve hak bilinci üzerinden kurulmalıdır.

Dolayısıyla “senin de başına gelebilir” ifadesi, her ne kadar iyi niyetli bir refleks gibi görünse de, özünde duygusal bir kolaycılığa yaslanır. Bu söylem, meseleyi rasyonel ve etik bir zeminden çıkarıp, arabesk bir duygulanım alanına taşır. Korku, acıma ve dramatizasyon üzerinden kurulan bu dil, gerçek bir farkındalık üretmekten ziyade, var olan önyargıları yeniden paketleyerek dolaşıma sokar.

Gerçek duyarlılık ise, ihtimallerin dar çerçevesine sıkışmaz. O, insan olmanın getirdiği etik sorumluluktan beslenir. Engelliliği bir “olası felaket” olarak değil, insan çeşitliliğinin bir parçası olarak kavrayabilmek; işte tam da bu yüzden, yalnızca bir dil meselesi değil, aynı zamanda bir düşünme biçimi meselesidir.