Engelli bireylerin yaşamında bakım, bağımlılık değil özerklik üretmelidir. Çünkü hayat kimseyi beklemez; gerçek sevgi, yokluğa hazırlayabilmektir.
DAİMA OLMAYACAK…
Anlatacağım şeyler, yalnızca kişisel bir hikâyenin kırılgan parçaları değil; aynı zamanda bakım, bağımlılık, özerklik ve insanın faniliği üzerine düşünmeyi zorunlu kılan bir deneyimin izdüşümüdür.
Engelli bir bireyin ebeveynleriyle konuştuğunuzda, neredeyse ortak bir söylemle karşılaşırsınız: Hayatlarını çocuklarına adadıklarını, tüm yaşam pratiklerini onun ihtiyaçları etrafında yeniden kurduklarını, varoluşlarını adeta çocuğun sürekliliğine bağladıklarını ifade ederler. Bu söylem, ilk bakışta koşulsuz sevginin en saf hali gibi görünür. Oysa biraz daha yakından bakıldığında, içinde hem derin bir adanmışlık hem de fark edilmemiş bir kırılganlık barındırır.
Çünkü burada sorulması gereken temel soru şudur: Bu adanmışlık, nereye kadar sürdürülebilir?
Hiçbir kuşkum yok ki benim annem de bu kolektif anlatının içindeydi. Kendi yaşamını sürdürürken, aynı zamanda benim yaşamımın kurucu öznesi oldu. Sadece bakım veren biri değil; ekonomik, duygusal ve varoluşsal anlamda bir “zemin” inşa edendi. Büyük olasılıkla geleceği, benimle birlikte ve benim etrafımda tasavvur ediyordu. Hatta belki, kendi yokluğunu bile benim varlığımla sınırlı bir süreye bağlayan, sessiz ve dile getirilmeyen bir tahayyül kurmuştu.
İyi ki bu tahayyül, hayatın gerçekliği karşısında belirleyici olmadı.
Çünkü hayat, insanın kurduğu anlam dünyasına sadık kalmıyor.
Ben 32 yaşındayken annemi kaybettim. Şimdi 40 yaşındayım. Bu sekiz yıl, bana yalnızca bir kaybın yasını değil; aynı zamanda yaşamın sürekliliğini, hatta yer yer acımasız diyebileceğimiz tarafsızlığını öğretti. Hayat, bireysel trajedilere göre ritmini ayarlamıyor. Ne yas tutuyor ne de bekliyor.
Gündelik hayat, bütün sıradanlığıyla devam ediyor: Faturalar ödenmeyi, işler yapılmayı, insanlar sizden beklentilerini sürdürmeyi bırakmıyor. Modern yaşamın bürokratik ve ekonomik mekanizmaları, duygusal yıkımlar karşısında kayıtsız bir işleyişe sahip. Bu yönüyle hayat, varoluşsal bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor.
Tam da bu noktada, bakım veren ebeveyn figürünün rolü yeniden düşünülmeli.
Eğer annem beni yalnızca koruyan, kollayan, tüm zorlukları benden uzak tutan bir çerçeve içinde büyütseydi; bugün muhtemelen “yaşayan” değil, yalnızca “varlığını sürdüren” bir birey olacaktım. Sorumluluklarla baş etme kapasitesi gelişmemiş, özne olma becerisi zayıf, hayat karşısında edilgen bir konumda kalan biri…
Oysa o, farkında olarak ya da olmayarak, beni kendi yokluğuna hazırladı. Bu hazırlık, belki de gerçek bakımın en zor ama en etik boyutudur: Kendi yokluğunu hesaba katarak sevmek.
Burada temel mesele, çocuğun yaşamını ebeveynin varlığına bağımlı kılmak değil; aksine, o bağımlılığı zaman içinde dönüştürerek özerk bir varoluş imkânı yaratmaktır. Çünkü insan yaşamı, kaçınılmaz olarak sonludur. Ve hiçbir ilişki, bu ontolojik gerçeğin dışında bir güvence sunamaz.
Dolayısıyla, “daima yanında olmak” fikri, duygusal olarak teselli edici olsa da ontolojik olarak imkânsızdır.
İsteseniz de istemeseniz de, bir gün yanınızda olmayacaklar. Bu, belirsizlik gibi görünse de aslında yaşamın en kesin bilgisidir.
Bu yüzden mesele, çocuğa adanmış bir hayat kurmak değil; çocuğun, siz olmadan da hayat kurabileceği bir zemin hazırlamaktır.
Çünkü…
Hiçbir şey daima değildir.
Konuyla ilgili bir görsel oluştur
