Madde bağımlılığı bireysel değil toplumsal bir sorundur. Damgalama değil destek, dışlama değil kabul çözümün anahtarıdır.

Ortak Sorumluluk: Madde Bağımlılığıyla Yüzleşmek

Bağımlılığı yanlış tanımladığımız her gün, sadece bir bireyi değil, toplumsal vicdanımızı da kaybediyoruz.

Görmek İstemediğimiz Gerçek: Bağımlılığı Yanlış Okumak

Madde bağımlılığı çoğu zaman gözümüzün önünde, ancak zihnimizin uzağında yaşanıyor. Görüyoruz ama anlamıyoruz; duyuyoruz ama kabullenmiyoruz. Sanki bu mesele başkalarının hayatına aitmiş gibi davranıyoruz. Böyle davrandığımızda, kafamızı başka yöne çevirdiğimizde sorun ortadan kalkmıyor—sadece büyüyor.

Geçtiğimiz günlerde bir baba şöyle diyordu: “Evladım bırakmak istiyor… ama bırakamıyor.” Belki de bağımlılığı anlamak için bundan daha yalın bir cümleye ihtiyacımız yok. Esas olan o babanın feryadını duymak, o insanları kazanmak için çaba göstermek. Devletimiz bunun için büyük çaba gösteriyor. Ancak sivil toplum ve toplum da bu çabaya ortak olmalı diye düşünüyorum.

Kolay Yargı, Zor Gerçek

Toplum olarak bağımlılığı hâlâ hızlı etiketlerle açıklıyoruz: “İradesiz”, “düşmüş”, “yoldan çıkmış…” Bu kelimeler gerçeği anlatmaz. Sadece bizi rahatlatır. Çünkü bağımlılığı bir “tercih” gibi gördüğümüzde, sorumluluğu bireyin üzerine bırakır, geri kalan her şeyi görünmez kılarız. Burada bilimsel bir gerçeği de ortaya koymak zorundayız. Bağımlılık, beynin işleyişini değiştiren kronik bir hastalıktır. Yani kişi çoğu zaman bırakmak istese de bırakamaz.

Mesele sadece tıbbi de değil. Bağımlılık; sosyal kırılmaların, psikolojik yaraların, çevresel ihmalin birleştiği bir eşiktir. Bu sadece bireyin değil, toplumun da hikâyesidir.

Damgalama: Sessiz Bir Şiddet Türü

Sahada en büyük engel çoğu zaman madde değil, bakıştır. Damgalama; bağırmayan ama derin yaralar açan bir şiddet türüdür. Damgalanan birey, yardım istemekten çekinir, kapıyı çalsa bile içeri alınmayacağını düşünür ve çoğu zaman daha başlamadan kaybeder. Burada sorulması gereken soru: kazanacak mıyız? Yoksa kaybedecek miyiz? Burada ne yaptığımızı sorgulamalıyız: İşe alırken geri mi çeviriyoruz? Mahallede mesafe mi koyuyoruz? Selamı bile eksiltiyor muyuz? Her “onlar” dediğimizde, iyileşmenin en temel şartı olan aidiyet duygusunu ellerinden alıyoruz. Burada şunu unutmamalıyız. İnsan, dışlandığı yerde değil; kabul gördüğü yerde iyileşir.

Başlangıç Değil, Sonuç

Bağımlılık çoğu zaman başlangıç değil, son noktadır. Görünmeyen bir sürecin, sessiz bir çöküşün sonucudur. Yoksulluğun, yalnızlığın, işlenmemiş travmaların… Ve bazen de her şey “normal” görünürken, kimsenin fark etmediği o derin iç boşlukların oraya koyduğu bir sonuçtur.

Burada sormamız gereken soru: Bir insanı maddeye götüren yol nerede başlar: Evde mi? Okulda mı? Yoksa görmezden geldiğimiz o sosyal boşluklarda mı? Bu soruların cevabını bulduğumuz da gerçeğe ve çözüme doğru bir adım daha yaklaştığımızı görürüz.

Eksik Cümleyi Tamamlamak

Bağımlılıkla mücadele yalnızca yasaklamakla, cezalandırmakla ya da görmezden gelmekle yürütülemez. Asıl mesele, kopmuş bağı yeniden kurmak. Bunun için, Tedavi hizmetleri erişilebilir olmalı, psikososyal destek süreklilik kazanmalı, aileler sürecin parçası hâline gelmeli, en önemlisi, iyileşen bireyler yeniden hayata ve topluma katılabilmelidir. Ve hayata döndürmek, topluma kazandırmak için usanmaksızın çaba gösterilmelidir. Bir bağımlıyı hayata döndürmek, bir suçluyu cezalandırmaktan daha fazla kamu politikası gerektirir. Topluma kazandırılamayan her birey, sistemin eksik bırakılmış bir parçası ve cümlesidir.

Toplumsal Vicdanın Eşiği

Artık toplum olarak şu gerçekle yüzleşmeliyiz: Bu “onların” değil, hepimizin meselesidir. Hukuktan eğitime, yerel yönetimlerden sivil topluma kadar her alan bu mücadelenin parçasıdır. Bir gencin maddeye yönelmesi, çoğu zaman bizim el uzatmakta geciktiğimizin bir göstergesidir. Samsun’un, İstanbul’un veya İzmir’in bir mahallesinden ülkenin en ücra köşesine kadar değişmeyen gerçek şudur. Bu sadece bir sosyal sorun değil, Bu, nasıl bir toplum olduğumuzun aynasıdır. Ve artık o aynaya bakmaktan kaçmamalıyız.