Ebeveynliğin asıl amacı çocukları korumak değil, yokluğumuzda da ayakta kalabilmelerini sağlamaktır. Gerçek miras, onlara bağımsız bir yaşam bırakabilmektir.
DAİMA OLMAYACAK…
"Bir gün ben olmayacağım."
Hiçbir anne ya da baba bu cümleyi kurmak istemez. Hele ki söz konusu engelli bir evlatsa… O zaman bu ihtimal yalnızca can yakıcı bir düşünce değil, çoğu zaman zihnin kapısını bile aralamak istemediği bir korkuya dönüşür. Bu nedenle pek çok aile, çocuklarını hayata hazırlamaktan çok onları hayattan korumaya çalışır.
Oysa hayatın en acımasız tarafı tam da burada başlar.
Çünkü hayat, kimsenin korkularına göre akmaz.
Bugüne kadar tanıdığım pek çok engelli çocuğun anne ve babası aynı cümleyi kurdu: "Ben çocuğum için yaşıyorum." Gerçekten de öylediler. Sabahları onun için uyanıyor, günlerini onun ihtiyaçlarına göre planlıyor, ekonomik imkânlarını, sosyal yaşamlarını ve hatta gelecek hayallerini onun etrafında şekillendiriyorlardı.
Bu fedakârlık, insan sevgisinin ulaşabileceği en yüksek mertebelerden biridir.
Ancak sevginin en büyük sınavı, çocuğun size bağımlı kalmasını sağlamak değil; siz olmadan da yaşayabilecek güce ulaşmasına yardımcı olmaktır.
Çünkü sevgi, yalnızca sarılmak değildir; gerektiğinde yavaşça elini bırakabilmektir.
Bunu romantik bir düşünce olarak söylemiyorum. Hayat bana bunu yaşayarak öğretti.
Ben otuz iki yaşındayken annemi kaybettim. Bugün kırk yaşındayım. Annem bana sevgisini son nefesine kadar hissettirdi. Maddi ve manevi bütün imkânlarını benim için seferber etti. Muhtemelen benimle uzun yıllar yaşayacağını düşünüyordu. Belki de kendisinden sonra benim de fazla dayanamayacağımı hayal etmişti.
Fakat hayat, insanın planlarını pek önemsemiyor.
Annem öldü.
Ben yaşamaya devam ettim.
Üstelik hayat, bana yas tutabilmem için uzun bir ara da vermedi.
Elektrik faturaları yine geldi. Çöpler yine birikti. Market alışverişi yapılması gerekti. Öğrencilerim ders bekledi. Cevaplanacak e-postalar gelen kutusuna düşmeye devam etti. İş hayatı, sosyal ilişkiler, evlilik, gelecek planları... Hayat, bütün olağan akışıyla önümde duruyordu.
O gün çok daha net anladım ki yaşam, kimsenin acısına saygısızlık etmiyor; sadece durmuyor.
İşte tam da bu yüzden annemin bana bıraktığı en büyük miras sevgisi değil, beni yaşama hazırlamış olmasıydı.
Eğer bütün kararları o verseydi, bütün sorunları o çözseydi, bütün sorumlulukları o üstlenseydi bugün büyük ihtimalle yaşayan değil, yalnızca nefes alan bir insan olurdum. En küçük problem karşısında dağılan, tek başına ayakta duramayan, hayatın ağırlığını taşıyamayan birine dönüşürdüm.
Bugün kendi evimin sorumluluğunu taşıyabiliyorsam, çalışabiliyorsam, üretebiliyorsam, geleceğe dair hayaller kurabiliyorsam bunun nedeni bana sürekli yardım edilmiş olması değil; zamanında sorumluluk verilmiş olmasıdır.
Çünkü bağımsız yaşam, bir engelli bireyin tek başına her işi yapabilmesi değildir.
Bağımsız yaşam; karar verebilmek, çözüm üretebilmek, hata yapabilmek, düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmek ve hayatın yükünü başkasının omzuna bırakmadan taşıyabilmektir.
Anne babalar çocuklarının bugününü kurtarmaya çalışırken bazen yarınını farkında olmadan ellerinden alabiliyorlar.
Oysa asıl ebeveynlik, çocuk siz yanındayken rahat etsin diye değil; siz artık yanında olmadığınızda da yaşayabilsin diye emek vermektir.
Çünkü hepimiz fanîyiz.
Bir gün bu dünyadan sessizce ayrılacağız.
Arkamızda bıraktığımız en değerli miras ne evlerimiz olacak ne birikimlerimiz ne de verdiğimiz nasihatler...
Gerçek miras, biz olmadan da hayatın içinde yürüyebilen bir insan bırakabilmektir.
Engelli bir çocuğa sahip olmak, onu ömür boyu korumak zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Tam tersine, onu hayata hazırlama sorumluluğunuzu daha da büyütür.
Çünkü siz daima yanında olamayacaksınız.
Ve aslında bütün ebeveynliğin özeti belki de tek bir cümlede saklıdır:
Çocuğunuz, bir gün sizin yokluğunuza ağlayabilir; ama sizin yokluğunuz yüzünden yaşamayı bırakmamalıdır.