Binlerce yıldır "İnsan nedir?" sorusunun peşinden koşan insanoğlu; akıl, kalp, ahlak ve irade ekseninde kendi varlığını ve anlam arayışını sorgulamaya devam ediyor.
İnsan!?
İnsan, bildikleri ve değer verdikleriyle ne yapıyor?
İnsan, dünyayı anlamaya çalışırken bir yandan da kendisini anlamaya çalışıyor. Kendisinin ne olduğunu, nasıl düşündüğünü, neden hissettiğini, neye değer verdiğini ve bütün bunların hayatına nasıl yansıdığını soruyor. Binlerce yıldır değişen soruların, gelişen bilgilerin ve farklılaşan hayatların arasında aslında aynı temel merakın peşindeyiz: İnsan nedir?
Bugün insan hakkında geçmişe göre çok daha fazla şey biliyoruz. Bedenimizi, beynimizi, davranışlarımızı ve içinde yaşadığımız toplumları daha yakından inceleyebiliyoruz. Buna rağmen bildiklerimiz arttıkça, insanla ilgili bütün soruların cevaplandığını söyleyemiyoruz. Belki de insanı anlamanın güçlüğü biraz da buradan geliyor: Onu tek bir özelliğe, tek bir organa ya da tek bir açıklamaya indirgemek mümkün değil.
Çünkü insanı yalnızca bildikleriyle, hissettikleriyle ya da düşündükleriyle anlamaya çalışmak yetmiyor. Bütün bunların hayatına nasıl yansıdığına da bakmak gerekiyor.
İnsanı yalnızca bildikleri veya hissettikleri değil, bildikleri ve değer verdikleriyle yaptıkları anlatıyor.
Peki, insan, bildikleri ve değer verdikleriyle ne yapıyor?
İşte şimdi bu sorunun ilk kapısından içeri girebiliriz.
İlk Kapı: Beyin
Beyin, insanın bedensel ve zihinsel yaşamında olağanüstü karmaşık bir yere sahip. Öğrenme, bellek, dikkat, dil, hareket, duygu ve daha pek çok süreç hakkında önemli bilgiler biriktirdik. Beyni bugün dünden daha iyi tanıyoruz. Fakat bildiklerimiz arttıkça, cevaplanmayı bekleyen soruların da ortadan kalkmadığını görüyoruz. Beynin işleyişini bütünüyle çözdüğümüzü söylemekten hâlâ uzağız.
Bu nedenle beyin, insanı anlamanın önemli kapılarından birini açıyor; ama bütün kapıları açmıyor. Asıl soru belki de şu: Beyin hakkında bildiklerimiz, insan hakkında bize ne söylüyor?
İnsan düşünür; öğrenir, hatırlar, karşılaştırır, sorular sorar, ilişkiler kurar. Fakat düşünmek ile akletmek aynı şey değildir. Düşünceyi burada insanın zihinsel faaliyetlerinin geniş alanı olarak ele alabiliriz; akıl ise bilgileri ilişkilendirme, sorgulama, değerlendirme ve bir yargıya varma çabasında belirginleşir. Farklı felsefî gelenekler bu kavramları farklı biçimlerde ele alsa da, bizim için önemli olan ayrım şudur: İnsan yalnızca bilgi biriktirmiyor; bildikleri üzerinde düşünüyor ve onları değerlendirmeye çalışıyor.
Peki bildiklerimiz, nasıl yaşamamız gerektiğini kendiliğinden söylüyor mu?
Sanırım insanı anlamaya çalışırken burada başka bir kapıya daha geliyoruz.
Kalbin Söylediği
İnsandan söz ederken kalbi yalnızca biyolojik bir organ olarak düşünmüyoruz. Kalp, insan kültüründe ve düşüncesinde yüzyıllardır sevginin, bağlılığın, merhametin ve değer vermenin sembollerinden biri. Duyguların biyolojik temellerini, özellikle beyin ve sinir sistemiyle ilişkili süreçlerde aramamız gerektiğini biliyoruz. Fakat insanın neyi değerli bulduğu sorusu, yalnızca biyolojiyle açıklanabilecek kadar basit görünmüyor.
Çünkü bir şeyi bilmek, onun bizim için değerli olduğu anlamına gelmiyor. Bir şeyin doğru olduğunu düşünmek de onu mutlaka hayata geçireceğimiz anlamına gelmiyor. İnsan bazen bildiğiyle değer verdiği arasında, değer verdiğiyle yaptığı arasında mesafe bırakabiliyor.
Belki de insanı anlamanın önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkıyor:
Neye değer veriyoruz?
Sevgiye mi, başarıya mı, güce mi, özgürlüğe mi, adalete mi, güvene mi, başkasının iyiliğine mi? Bazen bunların birkaçını aynı anda istiyor, bazen de aralarında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Değerlerimiz yalnızca ne düşündüğümüzü değil, neyi önemli bulduğumuzu ve hangi yönde yaşamaya çalıştığımızı da etkiliyor.
Ahlâk: Ne Yapmalıyım?
İnsan yalnızca “Ne biliyorum?” diye sormuyor. “Ne istiyorum?” ve “Neye değer veriyorum?” sorularının yanında, “Ne yapmalıyım?” sorusunu da soruyor.
Bu soru bizi ahlâka götürüyor.
İnsanların ahlâkî ölçüleri tarih boyunca farklı düşünce ve tecrübelerden beslenmiş. Felsefe doğru ve iyi olanı sorgulamış; kültürler ve gelenekler davranışlara ölçüler kazandırmış; toplumların ortak deneyimleri değerlerin oluşumunu etkilemiş; dinî inançlar ise insanın sorumluluğu, iyilik, kötülük ve hayatın anlamı üzerine güçlü çerçeveler sunmuş.
İnsan, ahlâkî ölçülerini yalnızca toplumsal deneyimlerden değil; felsefeden, kültürden, gelenekten ve dinî inançlardan da besleyebilir.
Burada dinî ve manevî boyutu insanı anlamanın dışında bırakmamak gerekiyor. Çünkü insanın soruları yalnızca “Nasıl yaşarım?” sorusuyla sınırlı kalmıyor. Zaman zaman “Neden yaşıyorum?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “İyilik neden önemlidir?” ve “İnsanın başkasına karşı sorumluluğunun temeli nedir?” gibi daha derin sorulara uzanıyor.
Bu soruların herkes için aynı cevabı olmayabilir. Ancak soruların kendisi bile insanın yalnızca bilen ve düşünen değil, anlam arayan ve değer veren bir varlık olduğunu gösteriyor.
Tercih Ettiğimiz Şey
Bilmek başka, değer vermek başka; ikisini davranışa dönüştürmek ise daha başka bir mesele.
İnsan çoğu zaman bildikleriyle yaptıkları arasında bir mesafe olduğunu fark edebiliyor. Doğru olduğunu bildiği hâlde yapmadığı, değerli bulduğu hâlde koruyamadığı, inandığı hâlde hayatına yeterince yansıtamadığı şeyler olabiliyor. Bu mesafe, insan olmanın çelişkilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Tam burada irade meselesi beliriyor. İradeyi yalnızca “özgürce istediğini yapmak” şeklinde basit bir tanıma indirgemek yerine, insanın bildikleri, değer verdikleri ve karşısındaki seçenekler arasında tercih yapması ve bu tercihi davranışa dönüştürmesi açısından düşünmek daha anlamlı olabilir. Çünkü insanın hayatı yalnızca düşündüklerinden değil, seçtiklerinden ve yaptıklarından da oluşuyor.
Belki de bütün bu düşüncelerin düğümlendiği yer burası: İnsanı yalnızca bildikleri veya hissettikleri değil, bildikleri ve değer verdikleriyle yaptıkları anlatıyor.
Beyin, düşünmenin ve anlamanın biyolojik zeminlerinden birini sunuyor. Akıl, bildiklerimizi sorgulayıp değerlendirmeye çağırıyor. Kalp, burada kullandığımız anlamıyla, neye değer verdiğimizi düşündürüyor. Ahlâk, “Ne yapmalıyım?” sorusunu önümüze getiriyor. Maneviyat ve inanç ise insanın anlam arayışını daha derin sorulara taşıyabiliyor.
Ama sonunda tercih ediyor ve davranıyoruz.
İnsanın davranışı ise yalnızca kendisinde kalmıyor. Başkalarıyla ilişkilerimize, birlikte yaşama biçimimize, oluşturduğumuz değerlere ve ortak hayatımıza yansıyor.
Belki de şimdi sorulması gereken yeni soru tam burada başlıyor: İnsan, bildikleri ve değer verdikleriyle birlikte yaşadığı dünyayı nasıl şekillendiriyor?
İşte bir sonraki bölümde bu soruya, beyne, daha yakından bakacağız.