Kamu yönetimi okuyan öğrencilere ve bu alanda bilimsel üretim yapan uzmanlara üzülüyorum.
Bu cümle ilk bakışta duygusal durabilir. Oysa mesele duygu değil. Mesele, bir disiplinin kendi ülkesinde sürekli sınanması ve her sınavda aynı yerden kırılmasıdır. Yıllardır yazılan makaleler, tezler, strateji belgeleri, “iyi yönetişim” raporları ve reform önerileri duruyor. Performans yönetimi, hesap verebilirlik, risk analizi, afet yönetimi, okul güvenliği, düzenleyici denetim, kamu mali disiplini, liyakat, şeffaflık… Bunların hiçbiri yeni keşif değil. Hepsi literatürde var. Hepsi derslerde okutuluyor. Hepsi bilimsel olarak temellendirilmiş.
Sahada ise tablo çoğu zaman başka.
Bir kamu yöneticisinin, bir kurumun veya bir denetim zincirinin facia hatası; yıllarca üretilen bilimsel birikimi fiilen geçersiz kılabiliyor. Teori çöpe atılmıyor. Daha kötüsü oluyor: Teori uygulanmadığı için etkisizleşiyor. Akademisyen yazıyor, öğrenci ezberliyor, yönetici ise karar anında başka bir refleksle hareket ediyor. Sonunda bilimsel makalenin içine, bir imza, bir ihmal, bir geç kalış, bir “olur” yazısı ediyor.
Kamu yönetiminin en temel iddiası şudur: Devlet rastgele işlemez. Kurallar, prosedürler, denetim, koordinasyon ve sorumluluk vardır. İnsan hayatı, kamu kaynağı ve toplumsal güven bu iddianın üzerine kurulur. Bu iddia kâğıtta durduğu sürece güçlü görünür. Hayata geçmediğinde ise sadece bir metin yığınına dönüşür.
2026’nın eğitim takvimi, bu kopukluğun en acı yüzünü gösterdi.
Kamu yönetimi ve eğitim yönetimi literatürü okul güvenliğini uzun süredir yazıyor. Risk haritalaması, giriş-çıkış kontrolü, silaha erişimin önlenmesi, psikososyal tarama, kriz protokolü, öğretmenin korunması, çocuğun dokunulmazlığı… Bunlar “keşke olsa” türünden dilekler değil. Standart yönetim başlıkları. Buna rağmen okullar birer güvenlik laboratuvarına dönüştü.
Martta İstanbul Çekmeköy’de bir öğrenci sınıfa girdi. Öğretmen Fatma Nur Çelik bıçaklanarak öldürüldü. Bir başka öğretmen ve bir öğrenci yaralandı. Nisan’da Siverek’te eski bir öğrenci pompalı tüfekle okula saldırdı. Bir gün sonra Kahramanmaraş’ta henüz 14 yaşındaki bir öğrenci, babasına ait silahları sırt çantasına koyup ortaokula girdi. 11 öğrenci ve onları korumaya çalışan öğretmen Ayla Kara hayatını kaybetti. Bu, Türkiye’nin gördüğü en ölümcül okul saldırısı oldu. Eylül’de Manisa Turgutlu’da 15 yaşındaki bir öğrenci okul önünde av tüfeğiyle ateş açtı; 11 öğrenci yaralandı, bir kısmı ağır. Bugün Osmaniye’de edebiyat öğretmeni Mehmet Bilgili, okul bahçesinde silahla vurularak öldürüldü. Öğrenciler o sırada dersteydi.
Her olayın ayrı bir dosyası, ayrı bir gerekçesi, ayrı bir “münferit” açıklaması var. Biri ailevi husumet, biri psikiyatrik tablo, biri akran zorbalığı, biri silaha erişim. Hepsi doğru olabilir. Ama kamu yönetiminin sorusu bu değil. Kamu yönetiminin sorusu şudur: Bu kadar tekrarlayan bir risk karşısında sistem neden öğrenmiyor? Silah okula nasıl geliyor? Riskli öğrenci nasıl taranmıyor? Güvenlik protokolü neden kâğıtta kalıyor? Öğretmen neden hâlâ korumasız? Çocuk neden hâlâ hedef olabiliyor?
Tekil vaka anlatısı, sistemik başarısızlığı gizlemenin en kolay yoludur. Oysa art arda gelen bu tablo, eğitim yönetiminin en temel görevini —çocuğu ve öğretmeni korumayı— yerine getiremediğini gösteriyor. Bilimsel makale “okul güvenliği protokolü” yazıyor. Pratikte silah bahçeye, koridora, sınıfa kadar geliyor. Sonra taziye mesajı yazılıyor, müfettiş görevlendiriliyor, eğitime bir-iki gün ara veriliyor. Ertesi hafta başka bir ilde benzer bir manşet açılıyor.
Bu, yalnızca eğitim bakanlığının meselesi de değil. Ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlığı, silah denetimi, aile içi risklerin takibi, okul-aile-kolluk koordinasyonu, yerel yönetimin çevresel güvenliği… Hepsi kamu yönetiminin klasik kesişim alanları. Yani sorun “okulda bir güvenlik görevlisi eksik” düzeyinde değil. Sorun, riskin kurumlar arasında sahipsiz kalması.
Aynı kopukluk mali düzenlemede de var.
Sermaye piyasası denetimi, yatırımcı koruması ve sistemik risk yönetimi, kamu yönetiminin en işlenmiş konularındandır. Düzenleyici kurum neden vardır? Çünkü piyasa kendi başına her zaman doğru işlemez. Şeffaflık bozulur, getiri şişer, risk gizlenir, küçük tasarruf sahibi en sonda kalır. Literatür bunu “düzenleyici yakalanma”, “bilgi asimetrisi” ve “sistemik risk” diye adlandırır. Eylül 2026’daki fon krizi, bu kavramların ders notundan çıkıp milletin cebine inmiş hâliydi.
131 fon tasfiyeye alındı. Yüz binlerce tasarruf sahibi etkilendi. Söz konusu varlık büyüklüğü on milyarlarca dolar seviyesinde konuşuluyor. Piyasada olay hızla “Fonzi” diye anılmaya başladı. Bu yalnızca spekülatif bir finans hikâyesi değil. Düzenleyici kurumun zamanında müdahale edip etmediği, olağanüstü getirilerin neden yeterince sorgulanmadığı, denetimin neden geç kaldığı ve tasfiye faturasının kime kesileceği sorularını da açtı. Akademi yıllardır anlatıyordu. Kriz patladığında teorinin öngördüğü refleks sahada yeterince işlemedi. Sonra kamu bankaları tasfiye sürecine dahil edildi. Yani özel alandaki denetim boşluğunun yükü, yine kamunun omzuna kaydı.
Burada da aynı kalıp var. Önce sistem çalışıyormuş gibi görünüyor. Sonra bir çöküş oluyor. Ardından “soruşturma başlatıldı” deniyor. Oysa kamu yönetiminin asıl başarısı, faciayı yargıya devretmek değil, faciayı doğmadan durdurmaktır.
Sayıştay raporları bu resmi tamamlıyor. Yüzlerce kamu idaresinde varlıkların tam açıklanmaması, bütçe dışı kaynakların izinin sürülememesi, tutmayan hedeflerin gerekçelendirilememesi artık münferit sapma değil. Bu, şeffaflık ve hesap verebilirlik kültürünün yerleşmediğini gösteren kurumsal bir tablo. Bir ülkede bilim “hedef sapmasını açıkla” diyor; pratik ise çoğu zaman açıklamıyor, geçiştiriyor veya raporun dipnotuna gömüyor. Denetim raporu yazılınca iş bitmiş sanılıyor. Oysa denetimin değeri, tespit ettiği boşluğun kapanmasıyladır. Tespit duruyor, boşluk duruyor, makale de duruyor.
Afet yönetiminde de benzer bir kırılma var.
Türkiye afet ülkesi olduğunu her felaketten sonra yeniden hatırlıyor. Deprem, sel, yangın, heyelan… Bilimsel afet yönetimi bunun için var: zarar azaltma, imar disiplini, erken uyarı, müdahale koordinasyonu, sonra hesap sorma. Buna rağmen deprem sonrası imar ve ruhsat ihmallerinin bir kısmı zamanaşımına takılıyor. Yangın ve sel felaketlerinde soruşturma izinleri verilmiyor ya da süreçler sürüncemede kalıyor. Karadeniz’deki tekrarlayan seller, orman yangınları, otel yangını gibi facialar her seferinde aynı cümleyi doğuruyor: “İhmal var.” Sonra ihmalin üzerine bir başka ihmal biniyor. Akademi “önleme, erken uyarı, koordinasyon, hesap sorma” diyor. Pratik çoğu zaman “olay oldu, yarayı saralım” noktasına sıkışıyor.
Burada da kamu yönetiminin en sinsi zaafı ortaya çıkıyor: Öğrenmeyen kurum. Bir felaket yaşanıyor. Komisyon kuruluyor. Rapor yazılıyor. Mevzuat konuşuluyor. Sonra hayat normalleşiyor. Bir sonraki felaket geldiğinde aynı cümleler yeniden kuruluyor. Bilimsel birikim artıyor. Uygulama kapasitesi aynı yerde sayıyor.
Daha az görünür ama en az bunlar kadar öğretici bir başka başlık var: Yanlış idari kararın faturasının kime kesildiği.
İdare hukuka aykırı bir işlem yapıyor. İşlem yargıdan dönüyor. Vekâlet ücreti ve yargılama gideri çoğu zaman kamu hazinesinden, yani milletin cebinden ödeniyor. Yanlış kararı veren ile faturayı ödeyen aynı kişi olmuyor. Literatürdeki “sorumluluk” ilkesi pratikte böyle boşalıyor. Hata kişiselleşmiyor, maliyete dönüşüyor; maliyet de kamuya yıkılıyor. Bu düzen devam ettiği sürece yönetici için en rasyonel davranış, risk almamak değil; hata yapıp bedelini başkasına bırakmak oluyor.
Bütün bu başlıklar ayrı ayrı okunursa her biri “güncel haber” gibi durur. Birlikte okunursa tek bir teşhis çıkar: Türkiye’de kamu yönetimi bilgisi yok değil. Kamu yönetimi iradesi zayıf.
Liyakatsizlik, denetimsizlik, geç müdahale, siyasi konfor ve cezasızlık bir araya gelince bilim rafta kalıyor. Eğitimde çocuk ölüyor. Piyasada tasarruf eriyor. Afette ev yıkılıyor. Denetimde rapor yazılıp rafa kalkıyor. Her seferinde aynı cümle kuruluyor: “Gerekli incelemeler başlatıldı.” İnceleme önemlidir. Ama inceleme, önlemenin yerine geçemez.
Meselenin özü parti ya da kişi değil. Elbette her dosyanın sorumlusu vardır ve her sorumlunun yargı önüne çıkması gerekir. Fakat daha büyük mesele şudur: Kamu yönetimi bir bilim olarak duruyor; uygulama ise sık sık başka bir dille konuşuyor. Bilimsel makale yazanın suçu yok. Asıl sorun, o makalenin öngördüğü ilkelerin karar alma anında devreye girmemesi.
Kamu yönetimi eğitimi alanlar teoriyi öğreniyor. Risk nedir, koordinasyon nedir, hesap verebilirlik nedir, liyakat neden vazgeçilmezdir, denetim neden sonradan değil önceden işlemelidir… Bunları biliyorlar. Sahadaki yönetici ise çoğu zaman teoriyi değil; kısa vadeli siyasi maliyeti, bürokratik alışkanlığı, “bana bir şey olmaz” konforunu veya “bu da geçer” refleksini esas alıyor. Sonuçta bilimsel birikim rafta kalıyor. Facia sahada yazılıyor. Okul bahçesinde, sınıfta, piyasada, selin ve enkazın içinde.
Bu yüzden kamu yönetimi camiasına üzülmek abartı değil. Onlar sistemi nasıl işlemesi gerektiğini yazıyor. Sistem ise sık sık nasıl işlemediğini gösteriyor. Bir ülkenin asıl kaybı, bilimsel makalenin yırtılması değildir. Asıl kayıp, o makalenin işaret ettiği felaketin yine de yaşanmasıdır.
Bilim duruyor. Uyarı duruyor. Rapor duruyor.
Eksik olan, uyarıyı karara çeviren iradedir.