Her duygu paylaşılmaz. Önemli olan anlatmak değil, doğru kişiyi seçmektir. Duygusal zekâ, hisleri doğru yerde anlamlandırabilmektir.
HER DUYGU PAYLAŞILMAZ, BAZILARI YÖNETİLİR
İnsan zihni, sessizliğe tahammül edemez.
Bir şey hisseder ve o hissin yankısını bir başkasında arar.
Sevinçte alkış, kederde omuz, kaygıda bir kulak ister.
Ama nörobilim bize şunu fısıldar:
Beyin, yoğun duyguyu regüle etmek için ilk çıkış kapısını kullanır.
Yani çoğu zaman doğru kapıyı değil, açık olanı seçer.
İşte kırılma tam burada başlar.
Çünkü insan her zaman paylaşarak hafiflemez.
Bazen yanlış kişiye anlatılan bir duygu, yükü azaltmaz… katlar.
Zihnin derinlerinde çalışan o eski yazılım şöyle der:
“Anlat, rahatla.”
“Paylaş, değer gör.”
“Saklama, yoksa patlarsın.”
Kulağa mantıklı geliyor, değil mi?
Ama eksik.
Çünkü bilinçaltı hızla ilgilenir, isabetle değil.
Ve bu yüzden çoğu insan:
Güveni değil, ulaşılabilirliği seçer.
Derinliği değil, anlık rahatlamayı seçer.
Hak edeni değil, müsait olanı seçer.
Sonra aynı döngü:
Yanlış yerde açılan kalp, yanlış anlamlarla kapanır.
İnsan, anlaşılmadığını sanır…
Oysa mesele anlatmak değil, kime anlattığını bilmemektir.
Gerçek farkındalık şurada başlar:
Her duygu ifade edilmek zorunda değildir.
Bazıları sindirilir, bazıları dönüştürülür, bazıları ise sadece gözlemlenir.
Çünkü duygu bir yük değil, bir veridir.
Ve veri, doğru işlenmezse yanıltır.
İletişim bir refleks değil, bir stratejidir.
Kime, ne zaman ve ne kadar açılacağını bilmek;
sadece sosyal beceri değil, aynı zamanda bir özsaygı göstergesidir.
Ve belki de en net cümle şu:
Duygularını herkese açmak cesaret değildir.
Doğru kişiye açmak ise bir ustalıktır.
