Bir toplumun gelişmişliği ekonomik güçle değil; yaşlısına, engellisine verdiği değer ve insan onurunu koruma iradesiyle ölçülür.
Yaşlı ve Engelliler Üzerine Bir Deneme (I)
Medeniyetin Sessiz Ölçüsü
Bir toplumun gerçek büyüklüğü, yalnızca ekonomik gücüyle, teknolojik ilerlemesiyle ya da inşa ettiği şehirlerle ölçülmez. Asıl ölçü; insan onuruna verdiği değerde, farklılıkları ortak hayatın zenginliği olarak görebilmesinde ve hiç kimseyi geride bırakmama iradesinde saklıdır. Çünkü medeniyet, en çok insanın insana bakışında görünür.
Medeniyet Neyi Ölçer?
İnsan kendini aynada görür. Her sabah yüzüne bakarken yalnızca kendi suretiyle değil, hayatın ona bıraktığı izlerle de karşılaşır. Peki, ya bir toplum? Toplum kendini hangi aynada tanır? Kurduğu şehirlerde mi, yükselen binalarında mı, büyüyen ekonomisinde mi; yoksa insanına gösterdiği değerde mi?
Çağımız, gelişmişliği çoğu zaman rakamlarla anlatıyor. Millî gelirler, üretim miktarları, ihracat oranları, teknolojik gelişmeler... Bunların her biri ayrı ayrı önemlidir. Üreten, bilimde ilerleyen ve geleceğe yatırım yapan toplumlar güçlü yarınlar kurabilir. Fakat bütün bunlar, tek başına bir medeniyetin hikâyesini anlatmaya yetmez. Sayılar büyümeyi gösterebilir; ancak vicdanı, adaleti, merhameti ve birlikte yaşama kültürünü ölçemez.
Medeniyet, yalnızca ne inşa ettiğimizle değil; nasıl bir hayat kurduğumuzla anlam kazanır. Bir ülkenin gerçek seviyesi, en güçlü insanlarına sunduğu imkânlardan çok, hayatın farklı dönemlerinde desteğe ihtiyaç duyabilecek insanlarına açtığı hayat alanında görünür. Çünkü insanı faydasına göre değil, onuruna göre değerlendirebilen toplumlar yalnızca kalkınmış değil, aynı zamanda olgunlaşmış toplumlardır. Gerçek medeniyet tam da burada başlar.
İnsan Onuru Medeniyetin Temelidir
İnsan onuru; yaşa, sağlığa, ekonomik güce ya da üretkenliğe göre artıp eksilen bir değer değildir. İnsan, yalnızca insan olduğu için değerlidir. Medeniyetin en sağlam temeli de bu hakikati hayatın her alanında yaşatabilmektir.
Bir toplum, insanı yalnızca ürettiği, kazandığı ya da güçlü olduğu zamanlarda değerli görüyorsa; aslında insanı değil, faydayı merkeze almış demektir. Oysa insanın değeri, sahip olduklarından değil; insan olmasından gelir. Medeniyet, tam da bu noktada, hukukunu ahlâkla, adaletini merhametle ve kalkınmasını insan onuruyla buluşturabildiği ölçüde anlam kazanır.
İşte bu yüzden yaşlılar ve engelli bireyler, yalnızca belirli sosyal gruplar değildir. Onlar, bir toplumun vicdanını, adalet anlayışını ve medeniyet iddiasını yansıtan sessiz aynalardır. Onlara gösterilen ilgi ya da ilgisizlik, aslında hepimizin nasıl bir toplum kurduğunun en açık göstergesidir.
Sessiz Aynalar
Yaşlılar, geçmişi geleceğe taşıyan yaşayan hafızadır. Hayatın içinden süzülüp gelen tecrübeleri, yalnızca geçmişe ait hatıralar değil; geleceği daha sağlam kurabilmek için ihtiyaç duyduğumuz irfandır. Engelli bireyler ise eksiklikleriyle değil; bilgi, emek, sanat, üretim ve hayata kattıkları değerlerle toplumun ayrılmaz bir parçasıdır. Onların önündeki en büyük engel, çoğu zaman bireysel farklılıkları değil; erişilebilirliği, katılımı ve fırsat eşitliğini yeterince sağlayamayan anlayışlardır.
Bu nedenle mesele, birilerine hayatın kıyısında yer açmak değildir. Asıl mesele, hayatın merkezini herkes için erişilebilir, kapsayıcı ve adil hâle getirebilmektir. Çünkü adalet, yalnızca hak tanımak değil; o hakkın kullanılabileceği şartları da oluşturmaktır.
Belki de bu yüzden bir toplum kendini en doğru aynada, yaşlılarının yüzünde ve engelli bireylerinin hayatında görür. Orada görülen yalnızca onların hikâyesi değildir; ortak vicdanımızın, ortak geleceğimizin ve insanlık anlayışımızın yansımasıdır. Medeniyet, en çok insanın insana bakışında görünür.
Ortak Kültürün Paydaşları
Bir toplumun gerçek aynası, en güçlü insanları değil; en sessiz görünen insanlarıdır. Çünkü medeniyet, en çok onların hayatına dokunduğu yerde görünür. İnsan onurunu merkeze alan bir anlayış, yaşlıları yük, engelli bireyleri ise yardım bekleyen insanlar olarak görmez. Onları; ortak hayatın, ortak üretimin, ortak kültürün ve ortak geleceğin vazgeçilmez paydaşları olarak kabul eder.
Gerçek kalkınma yalnızca ekonomik büyüme değildir. Gerçek kalkınma, insan onurunu büyütebilmektir. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, en hızlı yürüyenleriyle değil; geride kimseyi bırakmama iradesiyle ölçülür.
Birlikte Yaşamanın Ahlakı
Medeniyetin gerçek ölçüsünün insan onuru olduğunu gördük. Peki, bu anlayış, günlük hayatın içinde nasıl karşılık bulur? Aileden eğitime, şehirlerden çalışma hayatına, kültürden sanata kadar birlikte yaşamanın ahlâkını nasıl inşa edebiliriz?
İkinci bölümde, "Birlikte Yaşamanın Ahlâkı" başlığı altında, insan onurunu hayatın bütün alanlarında görünür kılan değerleri ve sorumlulukları birlikte ele alacağız.