Engelli bireylerin sevgi, aşk ve evlilikte yaşadığı açlık derin, hayal kırıklıkları büyük. Çözüm, değer bilinci ve özgüvenle başlar.

Aşk Açlığı: Engelli Bireylerin Görünmeyen Yarası

Engelli bireylerin en büyük mücadelesi sadece fiziksel engeller değildir.

Asıl görünmeyen engel; kalbe konulan mesafedir.

Toplum, engelli bireyi ya kahraman yapar ya da acınacak biri.

Ama insan olarak görmez.

Oysa insan; sevilmek ister.

Dokunulmak ister.

Arzulanmak ister.

Birine “benim” demek ister.

Ve işte tam burada başlar derin bir açlık.

Sevgiye Aç Bırakılan Kalpler

Birçok engelli birey çocukluğundan itibaren korunur, saklanır, sosyal alanlardan uzak tutulur.

Flört etmeyi öğrenemez.

Reddedilmeyi deneyimleyemez.

Kendini arzulanabilir biri olarak göremez.

Sonra bir gün biri “seni seviyorum” dediğinde…

O cümle sadece bir cümle değildir.

Bir hayat kapısıdır.

Ve işte o noktada risk başlar.

Çünkü sevgiye aç bırakılmış bir kalp, gelen ilk sıcaklığı güneş sanabilir.

İlgiyle bağımlılığı, merhametle aşkı, yalnızlık korkusuyla evliliği karıştırabilir.

Hayal kırıklıkları da bu yüzden sağlamlara göre daha derin, daha yıkıcı olur.

Çünkü mesele sadece bir ilişki değildir.

Mesele “beni de biri seçti” duygusudur.

Cinsellik: Konuşulmayan Gerçek

Toplum engelli bireyin cinselliğini ya yok sayar ya da ayıplar.

Oysa cinsellik, insan olmanın doğal bir parçasıdır.

Arzu etmek suç değildir.

Dokunulmak istemek ayıp değildir.

Evlilik hayali kurmak lüks değildir.

Ama bastırılan her duygu, kontrolsüz bir patlamaya dönüşebilir.

Cinselliği konuşmayan aileler, bilgiyi yasaklayan çevreler, duygusal manipülasyonlara açık bireyler üretir.

Ve bu durum; istismara, kandırılmaya, yanlış evliliklere, bağımlı ilişkilere zemin hazırlar.

Gerçek şu:

Duygusal açlık, insanı pazarlık yapmaya zorlar.

“Yeter ki beni bırakma” cümlesi, en tehlikeli cümledir.

Peki Çözüm Ne?

Çözüm, “istememeyi öğretmek” değil.

Sağlıklı istemeyi öğretmektir.

Engelli bireyler sevgiye aç olmamalı;

Ama sevgiye muhtaç da bırakılmamalı.

Şunları öğrenmek zorundayız:

Sevgi, bir lütuf değildir.

Evlilik, kurtuluş projesi değildir.

Cinsellik, utanılacak bir şey değildir.

Yalnız kalmak, değersizlik değildir.

Duygusal eğitim şart.

Ailelerin bilinçlenmesi şart.

Psikolojik destek mekanizmaları şart.

Flört kültürü, sınır koyma becerisi, “hayır” diyebilme eğitimi şart.

Bir engelli birey, sırf “beni kabul etti” diye birine razı olmamalı.

Seçilmiş olmanın sarhoşluğuyla hayatını teslim etmemeli.

Aşk; açlıktan değil, özgüvenden doğmalı.

En büyük devrim şu olacak:

Engelli bireyler,

“Beni biri alsın” psikolojisinden çıkıp

“Ben kimi hayatıma alıyorum?” noktasına geldiğinde.

İşte o zaman denge kurulacak.

Sevgi bir ihtiyaçtır.

Ama kimlik değildir.

Evlilik bir tercihtir.

Ama varoluş sebebi değildir.

Cinsellik bir haktır.

Ama çaresizliğin sonucu olmamalıdır.

Çünkü en tehlikeli açlık, sevgi açlığı değil; değer açlığıdır.

Kendisini eksik gören insan, eksik davranışlara razı olur.

Tamamlanmaya muhtaç olduğuna inanan insan, yanlış tamamlanmalara kapı aralar.

Bu döngü artık kırılmalı.

Engelli bireyler birine tutunarak var olmamalı

Birinin merhametiyle değil, kendi değeriyle var olmalı

Sevilecekler.

Evlenecekler.

Arzulayacaklar.

Ama açlıktan değil.

Korkudan değil.

Yalnızlık paniğinden değil.

Bilinçle.

Özgüvenle.

Onurla.

Çünkü mesele birinin sizi seçmesi değil.

Mesele, kendinizi kimsenin insafına bırakmadan yaşayabilmenizdir.

Dönüşüm tam da burada başlar.