ZAMANIN ÖĞRETTİKLERİ...
Öğrencim ilk kez Rehberlik Servisinin kapısından içeri girdiğinde sanırım on dört yaşındaydı. Çekingen bakışları, geleceğe dair belirsizlikleri ve içinde taşıdığı onlarca hayalle...
Sonra zaman, her zamanki sessizliğiyle aktı.
Bir gün "hoş geldin" dediğiniz çocuk, göz açıp kapayıncaya kadar mezun oluveriyor. Dört yıl dediğiniz şey, takvim yapraklarında uzun görünse de öğretmenlikte bazen tek bir teneffüs kadar kısa geliyor.
Aradan bir yıl ya da iki yıl geçti. Evlendiğini duydum. İçimden "Ne çabuk büyüdüler..." diye geçirdim. Üstelik babası da yıllardır çok sevdiğim bir dostumdu. Hayat bazen insanın önüne öyle güzel tesadüfler çıkarıyor ki, dostunuzun çocuğuna öğretmenlik yapmak da onlardan biri.
Bugün ise bambaşka bir sürpriz yaşadım.
Karşımda bu kez öğrencim değil, onun beş yaşındaki kızı vardı.
Dakikalarca birlikte resim boyadık. Minik elleriyle seçtiği renkleri kâğıda taşırken, ben yalnızca bir çocuğun resim yaptığını izlemiyordum. Zamanın sessizce önümden geçişini seyrediyordum.
Daha dün koridorlarda koşan bir öğrencinin, bugün çocuğuyla aynı masada oturabilmesi...
İnsan böyle anlarda yılların nasıl geçtiğini değil, nasıl biriktiğini fark ediyor.
İşte öğretmenlik biraz da budur.
Sadece ders anlatmak değildir.
Hayatlara tanıklık etmektir.
Bir çocuğun büyümesine, yetişkin olmasına, aile kurmasına ve yıllar sonra onun çocuğunun gözlerinde yeniden çocukluğu görebilmektir.
Belki maaşı hesaplanabilir.
Belki çalışma saatleri yazılabilir.
Ama bir gün öğrencinizin çocuğuyla aynı masada oturup birlikte boya kalemlerini paylaşmanın hiçbir ücret tarifesi yoktur.
Çünkü bazı meslekler para kazandırır.
Öğretmenlik ise bazen size bir ömrün nasıl geçtiğini hissettiren, kuşakları birbirine bağlayan anılar kazandırır.
Ve insan o an bir kez daha anlıyor...
Hayatta gerçekten en değerli şeylerin maddi bir karşılığı yoktur.