Toplumun Sağır Olduğu Duyulmayan Hayatlar

İşitme engelli bireylerin sessiz görünen ama derin acılarla dolu hayatlarını anlatan bu yazı, toplumsal duyarsızlığa sert bir çağrı yapıyor.

Bir Seslik Dünya ve Sessiz Kalan Hayatlar

Bu dünyada işitme engelliler de var.

Ve toplum, onları duymamakta ısrarcı.

Dünya gürültülü bir yer.

Ama bazı insanlar için bu dünya… tamamen sessiz.

Bir anne düşün.

Bebeği doğuyor. Dudakları titriyor, minicik ağzı açılıyor.

Herkes “Ağlıyor!” diyor.

Anne bakıyor… ama duyamıyor.

O ilk ağlama sesi, bir ömür boyu hafızaya kazınması gereken o an, onun için sadece başkalarının anlattığı bir hikâye.

Anne yine de anlıyor; gözlerinden, yüzünden, kalbinin titremesinden.

Çünkü annelik sesi duymadan da annelik.

Ama eksik.

Çok eksik.

Bir çocuk var okulda.

Tahtaya kalkıyor, öğretmen bir şey söylüyor, sınıf gülüyor.

O çocuk gülmüyor.

Çünkü espriyi değil, yalnızlığı duyuyor.

Arkadaşlarının fısıldaşmaları, lakaplar, oyun çağrıları…

Hepsi dudak hareketlerinden ibaret.

En çok neyi öğreniyor biliyor musun?

Dersleri değil.

Dışarıda kalmayı.

Bir adam var.

Araba tamircisi.

Motoru söküyor, vidasını sıkıyor, elinin yağından mesleği okunuyor.

Ama motorun sesini duymuyor.

Ustalar “Kulak alışkanlığı” der ya…

Onun kulağı değil, bedeni alışmış titreşime.

Bir arıza sesi var ama sesi yok.

Hata yapma lüksü yok.

Çünkü onun duyamadığı şey, başkaları tarafından “dikkatsizlik” sanılıyor.

Bir adam düşün.

Ezan vakti geliyor.

Herkes başını kaldırıyor.

O ise saate bakıyor.

Minare onun için suskun.

Belki de Allah’a en sessiz şekilde yaklaşanlardan biri o.

Ama kimse şunu sormuyor:

Bir insan, çağrıyı hiç duyamıyorsa, yalnızlık kaç vakit sürer?

Bir genç var kahvede.

Okey taşları vuruluyor, çay kaşıkları şıngırdıyor, kahkahalar yükseliyor.

O genç masada… ama sohbetin dışında.

Arkadaşlarının sesleri yok.

Sadece yüzler var, dudaklar var.

En acısı ne biliyor musun?

Kimse onun sessizliğini fark etmiyor.

Bir genç kadın…

Âşık.

Ama sevdiği adamın sesini hiç duymamış.

“Sesin nasıl?” diye soramıyor.

“Beni hangi tonla seviyorsun?”u asla bilemeyecek.

Bir gün tartışsalar, bağırıldığını değil, sadece yüzün sertleştiğini görecek.

Sevgi onda sessiz ama derin.

Çünkü sesi olmayan insanlar, duyguyu daha yüksek yaşar.

Ve sonra biri çıkıp diyor ki:

“Onlar da alışmıştır artık.”

Hayır.

Kimse sessizliğe alışmaz.

Kimse bir çıt sesi bile duyamamaya “tamam” demez.

Sadece katlanır.

Sadece güçlü görünür.

Sadece hayatta kalır.

Onlar da insan.

Ama dünyanın yarısını duyamıyorlar.

Biz duymayı fark etmeden yaşarken, onlar her gün eksik bir dünyayla tam kalmaya çalışıyor.

Bu bir acı hikâyesi değil.

Bu bir görmezden gelinme hikâyesi.

Sessizlik, sandığınız kadar sessiz değil.

Aslında onlar sessiz değil.

Biz sağırız.