Şehrin Kulaklarımızdan Silinmeyen Çığlığı: 80 Bin Masumun Sürgünü

İstanbul’un kadim mahalle kültürü, 1910 yılında "modernleşme" adı altında tarihin en büyük dramlarından birine sahne oldu. Şehrin sokaklarından toplanan 80 bin can, bir damla suyun bile olmadığı Hayırsızada’ya ölüme terk edildi. Rüzgârla şehre taşınan köpek çığlıkları, halkın belleğinde silinmez bir iz bırakırken; peşinden gelen deprem ve savaşlar bu büyük "ahın" bedeli sayıldı. Bu yazı, medeniyetin canlıya verilen değerle ölçüldüğünü hatırlatan bir vicdan muhasebesidir.

İstanbul, asırlar boyunca sadece insanların değil, mahalle kültürünün ayrılmaz bir parçası olan sokak köpeklerinin de şehriydi. Onlar, semt sakinlerinin "isimsiz hemşehrileri", gecenin bekçileri, gündüzün ise çocuklarla oynayan uysal dostlarıydı. Ancak takvimler 1910 yılını gösterdiğinde, bu kadim dostluk tarihin en karanlık sayfalarından birine, Hayırsızada Faciası'na dönüşecekti.

Batılılaşma Sancısı ve "Modern Şehir" İllüzyonu

Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan modernleşme hamleleri, sadece kıyafetlerde veya kurumlarda değil, sokak dokusunda da köklü değişimler arzuluyordu. Avrupalı seyyahların hatıratlarında "başıboş köpeklerin şehri" olarak anılan İstanbul, dönemin bazı yöneticileri tarafından "geri kalmış" bir görüntü olarak addedilmeye başlandı. Oysa halk için bu hayvanlar, fırıncının paylaştığı bir somun ekmek, mahallenin yabancıya karşı gösterdiği bir refleksti.

80 Bin Canın Sessiz Yolculuğu

İttihat ve Terakki yönetimi döneminde, Şehremini Suphi Bey’in talimatıyla İstanbul sokakları adeta bir "insanlık sınavına" tabi tutuldu. Şehrin dört bir yanından toplanan yaklaşık 80.000 köpek, ne bir otun ne de bir damla suyun bulunduğu Sivriada’ya (Hayırsızada) terk edildi.

Halk, köpeklerini vermemek için büyük direnç gösterdi. Birçok mahalleli, köpekleri evlerine saklamaya çalışsa da kurulan toplama ekipleri bu sadık dostları zorla kafeslere doldurdu. Marmara’nın ortasındaki o ıssız kayalık, kısa sürede bir feryat adasına dönüştü. İstanbul sahilinde oturanların, rüzgârın taşıdığı köpek feryatları yüzünden gecelerce uyuyamadığı, bu seslerin şehre aylarca bir matem havası yaydığı anlatılır.

Ahın Getirdiği Felaketler

Sivriada’da açlık ve susuzluktan birbirini parçalayan masum canların sonu, toplumsal bellekte derin bir yara açtı. Halk, bu zulmün cezasız kalmayacağına inanıyordu. Nitekim sürgünden hemen sonra gelen 1911 Mürefte Depremi, şehri kasıp kavuran devasa yangınlar ve patlak veren Balkan Savaşları, halkın dilinde tek bir cümleye dönüştü: "Köpeklerin ahı tuttu!"

Bir Vicdan Muhasebesi

Bugün Hayırsızada’da, bu trajedinin anısına dikilmiş mütevazı bir anıt bulunuyor. Ancak asıl anıt, İstanbul sokaklarında bugün hâlâ bir kap su ve bir kap mama ile bu kadim dostluğu sürdürmeye çalışan vicdanlı insanların yüreğindedir. 1910 sürgünü, bize modernleşmenin canlıyı yok sayarak değil, onunla uyum içinde olması gerektiğini öğreten en acı derslerden biridir.

Unutmamalıyız ki; bir şehrin medeniyet seviyesi, sadece binalarıyla değil, en savunmasız sakinlerine gösterdiği merhametle ölçülür.