Rampa Yok, Bakış Var: Engellenen Hayatlar

Engelliler engel değil. Engel olan; kaldırımlar, ulaşım, mekânlar ve en çok da görmezden gelen bakışlar. Bu şehir herkese ait mi?

Engellilerin Engellenen Hayatları

Bu şehirde bir kaldırıma akülü tekerlekli sandalyeyle çıkarsın…

Çıkarsın ama inemezsin.

Çünkü o kaldırımın inişi yoktur.

Yani yol vardır, devamı yoktur. Tıpkı bize çizilen hayatlar gibi.

Bir markete girmek…

Raftan ihtiyacımız olanı almak…

Bunlar birer lütuf değil, en doğal hakkımızdır.

Ama gerçek şu:

Ne akülü sandalyemizle markete rahatça girebiliriz,

ne içeride dolaşabiliriz,

ne de kimseye muhtaç olmadan ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

Bağımsızlık dediğimiz şey, kapının önünde kalır.

Sosyalleşme mi?

Sinema salonları, oyun alanları, kafeler, restoranlar…

Liste uzun ama tablo net:

%99’u engelli için ulaşılamaz.

Yani biz o mekânlarda “misafir” bile değiliz;

yok sayılanız.

Toplu taşıma desen, ayrı bir sınav.

Hınca hınç dolu tramvaylar…

Alan açmaya üşenen gençler…

Ama en yaralayıcısı şu:

Tramvayı kullanan kişinin bakışı.

“Sen binmesen ben yerimden kalkmam.”

“Rampa açmasam da olur.”

O bakış var ya…

İnsanı göz göze geldikçe daha da engelli hissettiriyor.

Koltuk değneği kullanıyorsan bu şehirde,

bir hatta binebilmek başarı belgesi gibidir.

1, 2, 3, 4 numaralı hatlar…

Engelli olduğunu fark ettiklerinde durmamayı tercih ederler.

Çünkü o şoför için

20–30 saniye beklemek,

sanki seninle birlikte hayatının bütün yükünü de almak gibidir.

Oysa biz yük değiliz.

Biz sadece yol almak istiyoruz.

Bir de esnaf var…

Ah o sorumsuz, anlayışsız esnaf.

Bir fırına ya da büfeye yaklaşırsın, beklersin.

Yoldan biri geçsin de rica edeyim diye…

“Şunu alıp bana uzatır mısınız?” demek zorunda kalırsın.

Ama esnaf seni görmez.

Görmemek değil bu, bakmamak.

Yanına yaklaşıp

“Nasıl yardımcı olabilirim?” demeyecek kadar

körleşmiş bir hayat algısı.

Oysa mesele rampa değil sadece.

Mesele kapı genişliği değil.

Mesele asansör, düğme, kaldırım hiç değil.

Mesele bakış.

Mesele vicdan.

Mesele “engelliyi” değil,

engellenmiş hayatları görmek.

Bu şehirler bize dar gelmiyor;

biz bu şehirlere sığdırılmıyoruz.

Ve şunu net söyleyelim:

Engelliler engel değildir.

Engel olan; duyarsızlık, umursamazlık ve alışkanlık haline gelmiş görmezden gelmedir.

Bir gün herkesin başına gelebilecek bir durum için

bugün bu kadar kör olmak…

İşte asıl sakatlık tam da burada başlıyor.

Bu ülkede engelli olmak zor değil,

engelli olarak yaşamak zorlaştırılıyor.

Bir rampa yapılmadığında, bir kapı dar bırakıldığında, bir bakış kaçırıldığında aslında şunu söylüyorsunuz:

“Sen bu hayatın parçası değilsin.”

Oysa biz ayrıcalık değil, eşitlik istiyoruz.

Lütuf değil, hak talep ediyoruz.

Ve şunu açıkça söylüyoruz:

Bu şehirler, bu sokaklar, bu hayatlar hepimizin.

Engelleri kaldırmak teknik bir mesele değil;

bu, insan olmanın en temel sorumluluğudur.