KIYAS KABUL EDİLEMEZ…
İnsan, birbirinin tekrarı olarak dünyaya gelmez. Her birey, kendine özgü bir potansiyel, farklı öğrenme biçimleri ve yalnızca kendisine ait bir yaşam hikâyesiyle hayata başlar. Bu nedenle iki insanı aynı ölçütlerle değerlendirmek, farklı tohumlardan aynı ağacı beklemek kadar gerçek dışıdır.
Ben, her insanın geliştirilmeye açık en az bir yetenekle dünyaya geldiğine inanırım. Ancak yeteneğin kendisi kadar ortaya çıkış biçimi de bireye özgüdür. Kimi akademide parıldar, kimi sanatta, kimi sporda, kimi ise insan ilişkilerinde... Bazı başarılar alkışlarla görünür hâle gelir, bazıları ise yalnızca kişinin kendi yaşam mücadelesinde anlam kazanır.
Özellikle engelli bireyler söz konusu olduğunda bu gerçeği göz ardı etmek, çoğu zaman farkında olmadan adaletsizliğe kapı aralar.
Bugün bazı engelli bireylerin eğitimde, sanatta, siyasette ya da iş dünyasında önemli başarılara ulaşmış olmaları elbette umut vericidir. Ancak bu başarı hikâyeleri, diğer engelli bireyler için bir performans ölçütüne dönüştürüldüğünde ilham olmaktan çıkar, baskı aracına dönüşür.
Çünkü başarı yalnızca bireysel çabanın ürünü değildir.
Ailenin sunduğu destek, ekonomik koşullar, eğitime erişim, yaşanılan çevre, sağlık hizmetleri, sosyal kabul ve karşılaşılan fırsatlar; bireyin yaşam yolculuğunu doğrudan etkiler. Aynı tanıya sahip iki kişinin bile imkânları, sınırları ve yaşam deneyimleri birbirinden tamamen farklı olabilir.
Bu nedenle, "O yaptı, sen neden yapamıyorsun?" sorusu pedagojik olmadığı gibi insani de değildir.
Ne yazık ki birçok aile hâlâ çocuklarını motive ettiğini düşünerek şu cümleleri kuruyor:
"Bak, ağabeyin öğretmen oldu."
"Bak, şu çocuk avukat olmuş."
"O başardıysa sen de başarabilirsin."
Oysa bu cümleler, çocuğun potansiyelini büyütmez; çoğu zaman yetersizlik duygusunu besler. Çünkü çocuk artık kendi gelişimine değil, başkasının hayatına yetişmeye çalışır. Bu da sağlıklı rekabet değil; yıkıcı bir kıyaslama kültürü üretir.
Unutmayalım ki kıyaslama, gelişimin değil; değersizlik hissinin en güçlü besinlerinden biridir.
Bir çocuğun en büyük rakibi, dün olduğu hâlidir. Onu başkalarıyla değil, kendi gelişim yolculuğuyla buluşturduğumuzda gerçek öğrenme başlar. Eğitimin amacı herkesi aynı noktaya taşımak değil; her bireyin kendi potansiyeline ulaşmasını sağlamaktır.
Belki de çocuklarımıza sormamız gereken ilk soru, "Büyüyünce ne olacaksın?" değil, "Nasıl bir insan olmak istiyorsun?" sorusudur.
Çünkü meslek, insanın yaptığı iştir; mutluluk ise hayatı yaşama biçimidir.
Çocuklarımızın mutluluğunu diplomalara, unvanlara ya da başkalarının başarılarına endekslediğimiz sürece, onların omuzlarına kendi hayallerimizi yüklemiş oluruz.
Oysa her çocuğun önce görülmeye, anlaşılmaya ve olduğu hâliyle kabul edilmeye ihtiyacı vardır.
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miras, onları başkalarına benzetmek değil; kendileri olabilecekleri bir iklim sunmaktır. Çünkü kıyasın olduğu yerde kaygı büyür, kabulün olduğu yerde ise insan gelişir.