İnsan İnsana Yük Değil, Umuttur!

Birlikte yaşamak; yaşlıların tecrübesi, engellilerin üretimi ve insan onuruyla kurulan, kimsenin geride kalmadığı ortak bir medeniyet ve vicdan ahlâkıdır.

Yaşlı ve Engelliler Üzerine Bir Deneme (II)

BİRLİKTE YAŞAMANIN AHLÂKI

Birlikte yaşamak, aynı şehirde yaşamak ya da aynı zamanı paylaşmak değildir. Birlikte yaşamak; insan onurunu ortak hayatın merkezine yerleştirebilmek, farklılıkları ayrışmanın değil zenginleşmenin kaynağı olarak görebilmektir. Çünkü gerçek medeniyet, en çok da kimsenin kendisini yalnız, değersiz ve dışlanmış hissetmediği bir ortak hayat kurabildiğinde görünür olur.

İnsan, Başkasıyla Tamamlanır

İnsan, dünyaya tek başına gelir; fakat hiçbir zaman tek başına yaşayamaz. İlk nefesini başkasının şefkatiyle alır, ilk adımlarını başkasının desteğiyle atar, ilk kelimelerini başkalarının diliyle öğrenir. Hayat boyunca kazandığımız her bilgi, paylaştığımız her sevinç ve omuzladığımız her yük, bizi birbirimize görünmez bağlarla bağlar. Bu yüzden birlikte yaşamak, sadece sosyal bir zorunluluk değil; insan olmanın en tabiî hâlidir.

Ne var ki aynı şehirde yaşamak, aynı apartmanı paylaşmak ya da aynı bayrağın altında bulunmak bizi kendiliğinden bir toplum yapmaz. Toplum olabilmek; birbirimizin varlığını fark edebilmek, farklılıklarımızı bir tehdit değil zenginlik olarak görebilmek ve hayatın hiçbir döneminde hiç kimseyi ortak hayatın dışına itmemektir. Birlikte yaşamanın ahlâkı da tam burada başlar. Çünkü ahlâk, insanın insana yük olmadığı; birbirine umut, güven ve anlam olduğu yerde hayat bulur.

Bir Medeniyet En Çok Kime Yer Açar?

Bir toplumun gerçek karakteri, güçlü olanlara sunduğu imkânlarla değil; hayatın farklı dönemlerinde desteğe, anlayışa ve katılıma ihtiyaç duyan insanlara açtığı alanla anlaşılır. Yaşlılar, bir toplumun geçmişini geleceğe taşıyan canlı hafızasıdır. Onların biriktirdiği tecrübe yalnızca dünün hatırası değil, yarının daha sağlam kurulabilmesi için sessizce yol gösteren bir irfandır. Yaşlılarını hayatın kenarında bırakan toplumlar, aslında kendi hafızalarını da yavaş yavaş kaybeder.

Engelli bireyler ise eksiklikleriyle değil; bilgi, emek, üretim, sanat ve hayata kattıkları değerle ortak hayatın vazgeçilmez parçasıdır. Asıl engel çoğu zaman insanın bedeninde değil; önyargılarda, erişilemeyen mekânlarda ve fırsat eşitliğini sağlayamayan anlayışlardadır. Bu sebeple birlikte yaşamanın ahlâkı, yardım etmeyi değil; birlikte üretebilmeyi, birlikte karar alabilmeyi ve birlikte başarabilmeyi esas alır. Çünkü katılım bir lütuf değil, insan onurunun ayrılmaz bir hakkıdır.

Ortak Hayatın Ezgisi ve Sesi

Birlikte yaşamanın ahlâkı, yalnızca hukuk metinlerinde yazılan ilkelerle değil; hayatın içinde kurulan ilişkilerle, paylaşılan sevinçlerle ve ortak emekle görünür hâle gelir. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça önyargılar azalır, birlikte ürettikçe güven çoğalır, aynı duyguyu paylaştıkça ortak bir aidiyet duygusu gelişir. İşte kültür ve sanat, bu ortak hayatın en güçlü buluşma alanlarından biridir.

Bir koroda hiçbir ses diğerinden üstün değildir. Kimi zaman ince bir ses ezgiye zarafet katar, kimi zaman tok bir ses ona derinlik kazandırır. Fakat eser, ancak bütün sesler birbirini dinlediğinde ve tamamladığında gerçek güzelliğine ulaşır. Toplum da böyledir. Gerçek ahenk, herkesin aynı sesi çıkarmasıyla değil; farklı seslerin ortak bir anlamda buluşmasıyla oluşur. Birlikte söylenen her türkü, birlikte kurulan her cümle ve birlikte paylaşılan her emek, ortak hayatın sessiz ama güçlü harcını oluşturur.

Ortak hayatın kamusal sesi ise medyadır. Medya yalnızca haber aktaran bir mecra değildir; toplumun vicdanını diri tutan, görünmeyeni görünür kılan ve sesi duyulmayanlara söz hakkı açan önemli bir kamusal alandır. Yaşlıların yalnızlığını, engelli bireylerin karşılaştıkları güçlükleri, fakat aynı zamanda onların bilgi, üretim, sanat ve başarı hikâyelerini görünür kılan bir medya anlayışı, sadece bilgi üretmez; aynı zamanda birlikte yaşamanın ahlâkını da güçlendirir.

Gerçek anlamda kapsayıcı bir medya, engelli bireyleri yalnızca haberin konusu olarak değil; düşüncenin, üretimin ve toplumsal hayatın aktif öznesi olarak görür. Kalemiyle yazan, sesiyle konuşan, ürettiği fikirlerle topluma katkı sunan ve farklı kesimler arasında köprüler kuran her insan, ortak vicdanın güçlenmesine katkıda bulunur. Çünkü medya, hakikati görünür kılarken insanın sesini de insana ulaştıran en önemli araçlardan biridir.

Bu yolculukta sivil toplumun yeri ise ayrı bir anlam taşır. Gönüllülükle kurulan her dernek, her dayanışma ağı, her kültür ve sanat topluluğu; insanın yalnız olmadığını hatırlatan sessiz bir iyilik hareketidir. Toplumun vicdanı çoğu zaman gösterişli yapılarda değil; karşılık beklemeden emek veren insanların oluşturduğu bu ortak çabada yaşar. Bir konser salonunda aynı ezgiyi paylaşan sesler de, ortak bir amaç etrafında bir araya gelen gönüllüler de aynı hakikati dile getirir: İnsan, başkalarıyla birlikte güçlenir; birlikte ürettikçe çoğalır.

Kimse Geride Kalmasın

Birlikte yaşamanın ahlâkı, aynı hayatı paylaşmaktan ibaret değildir; birbirimizin hayatına değer katabilmektir. Yaşlıların tecrübesini ortak hafızaya, engelli bireylerin üretimini ortak geleceğe, kültürü ortak sevince, medyayı ortak vicdana ve sivil toplumu ortak sorumluluğa dönüştürebilen toplumlar, yalnızca bugünü değil, yarını da inşa eder.

Çünkü gerçek medeniyet; kimsenin yalnız bırakılmadığı, hiçbir insanın değersiz görülmediği, yaşlıların bilgeliğinin, engelli bireylerin üretiminin ve her insanın onurunun ortak hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldiği yerde yeşerir. İşte o zaman birlikte yaşamak yalnızca bir zorunluluk değil; insan olmanın en güzel biçimine dönüşür.

Ve hiçbir medeniyet, hiç kimseyi geride bırakarak yükselemez.

Üçüncü ve son bölümde, "Hiç Kimse Geride Kalmasın" başlığı altında; insan onurunu merkeze alan kalkınmanın, adaletin, üretimin ve ortak geleceğin imkânlarını birlikte düşünmeye devam edeceğiz.