HAYATI ISKALARKEN

Gençliğin iş, para ve hedefler arasında geçen telaşını sorgulayan bir yaz akşamı sohbeti: Peki ya hayatı yaşamak?

Oldukça rüzgârlı bir yaz akşamıydı.

Uzun zamandır dost olduğum bir arkadaşımla oturup bir şeyler içelim dedik. Her zaman gittiğimiz mekândı. Masalar tanıdık, sandalye gıcırtıları tanıdık, uzaktan gelen müzik tanıdık...

Bir süre sonra rüzgâr yavaş yavaş hızını kesti.

Ağaçların yaprakları artık eskisi kadar hışırdamıyordu. Masadaki peçeteler havalanmıyor, bardakların içindeki buzlar daha belirgin duyuluyordu.

Rüzgâr gitmiş, yerini basık bir yaz akşamına bırakmıştı.

İnsanın üzerine yapışan, gömleğinin sırtına hafifçe oturan, nefes aldıkça varlığını hissettiren bir hava...

Biz konuşuyorduk.

Konuştuğumuz şeylerin neredeyse tamamı insana, arkadaşlığa, çocuklara ve hayvanlara dairdi.

Hayatın kendisine yani.

İkimiz de 50'mize merdiven dayamışız.

Hatta birimiz o merdivenleri diğerinden biraz daha hızlı tırmanıyor.

Yaşın insana garip bir şey yaptığını düşünüyorum.

Gençken hayatın çok uzun olduğunu sanıyorsun.

Sonra bir bakıyorsun, merdivenin basamaklarını çıkarken nefesini toparlamaya çalışıyorsun.

Bir yandan da geriye dönüp aşağıya bakıyorsun.

"Ne çabuk çıktık buraya?" diye.

Bizim sohbetimiz de böyle bir yerden akıp gidiyordu.

Çocuklardan söz ediyoruz.

Arkadaşlıktan...

Dostluktan...

Hayvanlardan...

İnsanların birbirine nasıl davrandığından...

Bazen gülüyor, bazen susuyor, bazen de yıllar önce yaşanmış bir şeyi hatırlayıp masanın üzerinde yeniden kuruyorduk.

Sonra üç genç geldi.

Hemen arka masamıza oturdular.

22, bilemediniz 23 yaşlarında üç genç.

Masalar birbirine o kadar yakındı ki, insanların yakınlığından daha fazlaydı masa yakınlığı.

İstemeseniz de birbirinizin sohbetine misafir oluyordunuz.

Biz konuşmayı bıraktığımızda onların sesi bize ulaşıyor, onlar sustuğunda bizim konuşmamız onların masasına taşıyordu.

Gece ilerliyordu.

İnsanların normalde günün telaşından sıyrılıp biraz yavaşlaması gereken saatlerdi.

Özel zamanlar.

Bir yaz akşamının, insanın hayatı üzerine düşünmesi için neredeyse kendiliğinden sunduğu o güzel saatler...

Ama arka masadan başka bir hayat akıyordu.

İş.

İş.

İş.

Faturalar.

Finansal kaygılar.

Şirket politikaları.

Resmî yazışmalar.

Tutturulması gereken hedefler.

Primler.

Listeler.

Toplantılar.

Yetiştirilmesi gereken işler.

Bir konu bitiyor, diğeri başlıyordu.

Sonra bir başka iş.

Bir başka hedef.

Bir başka hesap.

Liste uzayıp gidiyordu.

Aşk yoktu.

Sevda yoktu.

Arkadaşlık yoktu.

Dostluk yoktu.

Çevre yoktu.

Hayvan sevgisi yoktu.

Merhamet yoktu.

Yardımlaşmak yoktu.

Birbirini anlamaya dair tek bir cümle yoktu.

İnsan bir süre sonra ister istemez kulak kesiliyor.

Çünkü söyledikleri kadar, söylemedikleri de insanın kulağına çarpıyor.

Ve düşündüm:

Yahu yaşınız en fazla 23. Nereye yetişiyorsunuz?

Nedir bu hırsınız?

Nereye koşuyorsunuz?

Kim sizi kovalıyor?

Neyi kaçırmaktan bu kadar korkuyorsunuz?

Hırsları, heyecanları; dudaklarının hızından, cümlelerin birbirinin üzerine binmesinden, telaşlı el kol hareketlerinden, nefes almadan anlatışlarından dökülüyordu.

Sanki biraz yavaşlasalar hayat ellerinden kaçacaktı.

Sanki bir dakika durup başlarını kaldırırlarsa bütün dünya onları geride bırakacaktı.

Bir ara arkama dönüp onlara bir şey söylemek istedim.

"Yahu çocuklar..."

Bakın...

Biz o yollardan geçtik.

Hem de tam 30 yıl önce.

O telaşı biliyoruz.

O hedefleri biliyoruz.

O "önce şu işi halledeyim, sonra yaşarım" cümlesini biliyoruz.

O faturaları da biliyoruz.

İşin hiç bitmediğini de.

Bir hedefin ardından başka bir hedefin geldiğini de.

Bir primin sevincinin birkaç gün sürdüğünü, sonra başka bir hedefin önünüze konduğunu da...

Ama bunların hiçbirini size hayatınızın kendisi diye anlatmadılar mı?

Ben söyleyemedim.

Susuyorum.

Çünkü insan 23 yaşındaki birine, 50 yaşında olduğunu düşündüğü hayat dersini anlatmaya kalkınca biraz komik oluyor.

Üstelik gençlik, kendinden önce yaşamış insanların cümlelerini pek sevmez.

Haklıdır belki.

Herkes kendi hatasını yapmak ister.

Ama yine de içimden geçiyor:

Boş bunlar.

Yaşayın hayatınızı.

Ne bileyim...

Aşklar olsun sohbetinizde.

Belki biraz acılar ve tatsızlıklar.

Biraz başarısızlıklar.

Biraz hatalar.

Biraz hayal kırıklıkları.

Biraz gece yarısı arkadaş telefonları.

Biraz kahkaha.

Biraz sebepsizce çıkılan yollar.

Biraz deniz kenarında susmak.

Biraz gökyüzüne bakmak.

Biraz hayvan sevgisi olsun.

Kuyrukları, kulakları, sıcacık tüyleri ve insanın içini yumuşatan o tarifsiz muhabbeti olsun.

Bir köpeğin başını dizinize koymasının ne demek olduğunu bilin.

Bir kedinin yanınıza gelip hiçbir şey istemeden oturmasının ne demek olduğunu...

Bir arkadaşınızın zor gününde yanında durmanın, hiçbir çözüm üretmeden sadece "Ben buradayım." demenin ne demek olduğunu...

Bir çocuğun size sorduğu anlamsız görünen bir sorunun saatler sonra neden hâlâ aklınızda kaldığını bilin.

Birine yardım ettiğinizde kimsenin bunu görmemesinin de güzel bir şey olabileceğini öğrenin.

Çünkü hayat yalnızca yetişilecek yerlerden oluşmuyor.

Bazen durulacak yerlerden de oluşuyor.


Arka masadaki gençleri dinlerken kendi gençliğimi düşündüm.

Acaba biz de böyle miydik?

Muhtemelen.

Belki bizim de birileri tarafından dinlendiğimiz başka bir yaz akşamı olmuştur.

Belki biz de büyüklerin "Hayatı kaçırıyorsunuz." dediği yaşlardaydık.

Ve belki onların söylediklerini anlamamıştık.

Çünkü insan bazı gerçekleri kendisine anlatıldığı için değil, yaşadığı için anlıyor.

Ama yine de bir şey değişmiyor.

Hayat önünüzde akıp geçiyor.

Ve sizler, mükemmel sakinlikte bir yaz akşamında, üstelik özel alanınızda, yaşamınıza değer katmayacak günübirlik telaşlardan söz ediyorsunuz.

Saatlerce.

İş.

Hedef.

Para.

Prim.

Fatura.

Şirket.

Yazışma.

Liste.

Sonra bir gün, 50 yaşında bir masada oturup arka masadaki 23 yaşındaki gençleri dinlerken kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:

"Ben ne zaman bu kadar acele etmeye başladım?"

Belki başka bir soru daha gelir ardından:

"Bunca yıl neye yetiştim?"

Ve belki en can yakıcısı:

"Yetişirken neleri geride bıraktım?"

İnsan bazen hayatı kaybettiğini büyük bir felaketle anlamıyor.

Bazen çok daha sessiz oluyor.

Bir yaz akşamında...

Rüzgârın kesildiği, havanın ağırlaştığı, masadaki buzların eridiği bir gecede...

Arka masadan gelen birkaç cümleyi dinlerken fark ediyorsun.

Hayatın önünden geçip gitmiş.

Sen ise hâlâ bir yerlere yetişmeye çalışıyorsun.

Ben o gece arkama dönüp hiçbir şey söylemedim.

Sustum.

Belki de sustuğum için hâlâ onları düşünüyorum.

Çünkü bazen insanın söyleyeceği en doğru cümle, karşısındakine değil, kendisine soracağı bir sorudur:

Acaba biz de hayatı yaşamak yerine, hayatın yapılacaklar listesini mi tamamlıyoruz?