ENGELLİ VERGİSİ
Bazen düşünüyorum; insan yalnızca devlete mi vergi öder? Yoksa bazı insanlar, doğdukları andan itibaren görünmez bir vergi sisteminin içine mi doğarlar?
Engelli olmak, çoğu zaman yalnızca bedensel ya da nörolojik bir farklılıkla yaşamak değildir. Aynı zamanda toplumun ürettiği sayısız ek maliyetin, görünmez harçların ve sembolik vergilerin yükünü taşımaktır. Sosyolog Pierre Bourdieu'nun "sembolik şiddet" dediği şey tam da burada kendini gösterir. Çünkü insanı yaralayan her zaman fiziksel engeller değildir; kimi zaman bir bakış, kimi zaman küçümseyici bir tebessüm, kimi zaman da iyi niyet kisvesi altında sunulan acıma duygusu en ağır yük haline gelir.
Bizler yıllardır önyargının vergisini ödüyoruz.
Kendimizi sürekli açıklamanın vergisini...
Yapabileceklerimizi ispatlamanın vergisini...
Normal kabul edilmek için ekstra çaba harcamanın vergisini...
Bir mekâna girmeden önce "Acaba erişilebilir mi?" diye düşünmenin vergisini...
Kısacası, başkalarının hiç fark etmediği bir dünyanın görünmez masraflarını karşılıyoruz.
Modern toplum kendisini ilerleme miti üzerinden tanımlar. Daha hızlı internet, daha akıllı telefonlar, daha yüksek binalar, daha karmaşık teknolojiler... Fakat insanlık tarihine biraz yakından baktığımızda görürüz ki teknik ilerleme ile ahlaki ilerleme her zaman aynı doğrultuda hareket etmez. Bir toplum Mars'a araç gönderebilir ama tekerlekli sandalye kullanan bir yurttaşına kaldırımdan geçme hakkını hâlâ tam anlamıyla sunamayabilir. Çünkü teknoloji, insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini artırırken; farkındalık, insanın kendi kibri üzerindeki hâkimiyetini artırır. Birincisinde oldukça başarılıyız, ikincisinde ise hâlâ yolun başındayız.
Asıl trajedi de burada başlıyor.
Engellilik çoğu zaman bireyin değil, toplumun organizasyon biçiminin ortaya çıkardığı bir durumdur. Merdivenleri zorunlu kılan mimari anlayış, farklı öğrenme biçimlerini dışlayan eğitim sistemi, üretkenliği yalnızca ekonomik performansla ölçen çalışma hayatı... Bunların her biri engelliliği yeniden üretir. Başka bir ifadeyle sorun bedenlerde değil, bedenleri dışlayan yapılardadır.
Michel Foucault'nun ifade ettiği gibi modern toplum, normallik kavramını sürekli yeniden üretir. Kimlerin "normal", kimlerin "eksik", kimlerin "uyumsuz" olduğuna karar verir. Böylece engelli birey yalnızca fiziksel engellerle değil, normalliğin ideolojik baskısıyla da mücadele etmek zorunda kalır. Bu yüzden birçok engelli insan, günlük yaşamında kaldırımlardan çok bakışlarla çarpışır.
İşte bu nedenle yıllardır ödediğimiz vergilerin karşılığını sorgulamak zorundayız.
Bu vergiler bize daha yüksek bir toplumsal bilinç olarak geri dönüyor mu?
Farklılıklarla birlikte yaşama kültürü olarak geri dönüyor mu?
İnsan onurunu merkeze alan bir şehircilik anlayışı olarak geri dönüyor mu?
Yoksa yalnızca iyi niyet söylemlerinin, temsili törenlerin ve yılda birkaç kez hatırlanan farkındalık günlerinin içinde mi kayboluyor?
Bir medeniyetin seviyesi, en güçlü insanlarına sunduğu imkânlarla değil; en kırılgan bireylerine tanıdığı yaşam alanıyla ölçülür. Çünkü adalet, herkesin aynı merdiveni çıkabilmesi değil; herkesin hayata kendi imkânlarıyla eşit katılabilmesidir.
Belki de engelli bireylerin yıllardır vermeye çalıştığı mücadele, yalnızca hak mücadelesi değildir. Bu mücadele aynı zamanda insanlığın kendi vicdanını sınama mücadelesidir. Çünkü mesele birkaç rampa yapmak ya da birkaç yasal düzenleme çıkarmak değildir. Mesele, insanı tek tip bir kalıba sıkıştıran anlayışın karşısına insan çeşitliliğini koyabilmektir.
Ve belki de en ağır vergi budur:
Bir insanın, sırf farklı olduğu için sürekli olarak kendi insanlığını kanıtlamak zorunda bırakılması.
İşte gerçek engel tam da burada başlar. Bedenlerde değil; zihinlerde, alışkanlıklarda ve sorgulanmadan kabul edilen normallik fikrinde. İnsanlık bu engeli aşabildiği gün, engelliler değil, toplum özgürleşmiş olacaktır.