Erişilebilirlik Lütuf mu?
Pek çok şehirde engelli bireyler için yapılan düzenlemeler, ne yazık ki hâlâ birer “iyilik” veya “lütuf” paketiyle ambalajlanarak kamuoyuna sunuluyor. Oysa mesele bu kadar bulanık değil: Erişilebilirlik bir tercih veya duyarlılık meselesi değil; eşit yurttaşlığın ayrılmaz bir gereği ve en temel insan hakkıdır. Üstelik bu hak, on yıllardır süregelen ihmaller zinciriyle büyük ölçüde gecikmiş durumdadır.
Sorunun Adı: Erişimsizlik ve Sağlamcılık
Sahayı gözlemleyen herkesin fark edeceği üzere, engelli bireylerin karşılaştığı engeller bireysel durumlarından değil; çevrenin “sağlamcı” (ableist) bir anlayışla tasarlanmasından kaynaklanıyor. Güncel toplumsal model bize şunu söyler: Engellilik bir sorun değildir; sorunu yaratan, bireyin önüne set çeken erişilemeyen çevredir.
Bütüncül ve kesintisiz olması gereken erişilebilirlik zinciri; standart dışı rampalar, sürekliliği olmayan kaldırımlar ve işgal edilen sarı çizgilerle her gün defalarca kırılmaktadır. Bu tablo, meselenin teknik bir hatadan ziyade sistematik bir “erişimsizlik” sorunu olduğunu kanıtlıyor.
İyilik Değil, Hukuki Yükümlülük
Bir rampa yapıldığında veya bir kamu binası dönüştürüldüğünde bunun bir “örnek çalışma” olarak alkışlanması, aslında yasal yükümlülüklerin ne kadar normalleştiğinin bir göstergesidir. Bir hakkın hayata geçirilmesi övgü konusu değil, gecikmiş bir ödevin ifasıdır.
Mevcut hukuki çerçevemiz bu konuda son derece nettir: 5378 Sayılı Engelliler Hakkında Kanun, Anayasa’nın eşitlik ilkesi ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler, erişilebilirliği bir kamu otoritesi sorumluluğu olarak tanımlar. Dolayısıyla erişilebilirliğin sağlanmaması, basit bir teknik eksiklik değil; doğrudan bir hak ihlali ve hukuki sorumluluk doğuran bir ihmaldir.
Zihniyet Dönüşümü ve Denetim Şart
Sahadaki gözlemlerimiz mevzuatın varlığına veya teknik bilginin yeterliliğine rağmen, asıl sorunun “denetim ve süreklilik” olduğunu ortaya koyuyor. Kaldırıma park edilen bir araç sadece bir trafik suçu değil, bir bireyin hareket özgürlüğünün ve bağımsız yaşam hakkının doğrudan gasbedilmesidir. Bu ihlallerin önüne geçmek, bireysel nezaketle değil, tavizsiz işleyen denetim mekanizmalarıyla mümkündür.
Tam da bu noktada, Samsun Valiliği tarafından atılan adım dikkat çekicidir. Erişilebilirlik meselesini kâğıt üstünden sahaya taşımayı hedefleyen İl İzleme ve Değerlendirme Kurulu, ilk toplantısını gerçekleştirerek bu konunun sadece teknik bir detay değil, bir yönetişim meselesi olduğunu tescillemiştir. Kurulun, sonraki aşamalarda daha geniş bir katılımla yelpazesini genişletecek olması; sivil toplumu, uzmanları ve özneleri sürece dahil etme niyetini göstermesi bakımından umut vericidir. Eğer bu tür yapılar; yalnızca rapor üreten değil, tespit ettiği sorunların çözümünü takip eden ve şeffaf çalışan "yaşayan mekanizmalar" hâline gelebilirse, erişilebilirlik alanında yıllardır yaşanan uygulama boşluklarının kapanmasına gerçek bir rehberlik sunabilir.
Sonuç
Erişilebilirlik; ayrıcalık değil, bağımsız yaşamın anahtarıdır. Yapısal ve zihinsel engeller kalkmadığı sürece eşit yurttaşlıktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Haklar ertelenemez ve görmezden gelinemez.
Bir sonraki yazımızda, Samsun örneğinde gördüğümüz bu umut verici yönetişim çabalarından ilham alarak şu kritik soruya odaklanacağız: "Hukuki yükümlülükler ve denetim mekanizmaları bu kadar netleşmeye başlamışken, uygulama safhasında hâlâ hangi direnç noktalarıyla karşılaşıyoruz?" Özellikle merkezi ve yerel yönetimlerin eşgüdümüyle bu "kâğıt üzerindeki hakları" sokağa indirmenin pratik yollarını birlikte arayacağız.