Engelli olmak, bu ülkede başlı başına bir mücadeleyken, bir de o mücadeleyi hiçe sayan bürokrasiyle savaşmak insanda ne sabır bırakıyor ne de mecal. Sözde "engelsiz" bir yaşam inşa ettiğimizi söylüyoruz, mangalda kül bırakmıyoruz. Ama gelin görün ki, sistem bazen öyle bir işliyor ki, engellinin kendi tırnaklarıyla kurduğu o zar zor işleyen düzeni tek bir imza ile yerle bir ediveriyor.
Düşünün… Bir vatandaşımız var. Devletin kendisine tanıdığı yasal hakla, resmi onaylı "özel tertibatı ve direksiyon topuzu" ile tam 10 yıldır bilfiil araç kullanıyor. Dile kolay, 10 yıl! Emniyet kayıtlarına, Tramer'e girip bakın; 10 yıl boyunca tek bir trafik kazasına karışmamış. Kendi fiziksel durumuna en uygun sürüş pozisyonunu yaratmış, aracıyla adeta bütünleşmiş.
Peki sonra ne oluyor?
Sürücü belgesini yenilemek için devlet hastanesinde sağlık kuruluna giriyor. Karşısındaki heyet, hastayı detaylı bir fiziki muayeneye tabi tutmuyor, kas gücünü, direksiyon hakimiyetini, bilek reflekslerini ölçmüyor. Sadece uzaktan şöyle bir bakıp, sistemde yazan onca yıl öncesine ait eski bir ameliyat koduna dayanarak kestirip atıyor: *"Sürücü olamaz."*
**10 Yılda Ne Değişti?**
Sormak hakkımız değil mi? Bundan 10 yıl önce bu tertibata ve kullanıma onay veren, bu vatandaşı trafiğe çıkaran sistemin ta kendisi değil miydi? 10 yıl boyunca kaza yapmadan o aracı yöneten bir insanın reflekslerinde gerileme yokken, üstelik hastane kapısına kendi kullandığı arabasıyla gelmişken, uzaktan bakılarak verilen bu iptal kararı hangi vicdana sığar?
Mesele sadece bir ehliyetin iptali değil dostlar; mesele bir hayatın, bir ailenin domino taşı gibi yıkılmasıdır.
Bu vatandaşımız bir kamu kurumunda memur olarak görev yapıyor. Bir yandan da üniversite eğitimine devam ediyor, okuluna gidip geliyor. O araç lüks değil; onun bacakları, onun eğitime, üretime, hayata tutunma bağı. Ehliyetini iptal ettiğinizde onu sadece şoför koltuğundan indirmiyorsunuz; onu işinden, okulundan edip dört duvar arasına hapsediyorsunuz.
**Bedeli Bütün Bir Aile Ödüyor**
İşin bir de görünmeyen, yürek yakan bir aile boyutu var. Evde araç kullanamayan, yaşlı ve hasta bir anne baba var. Biri kronik rahatsızlıklarla boğuşuyor, diğeri ağır ameliyatlar geçirmiş. Bugüne kadar köy işlerini, hastane yollarını o iptal ettiğiniz ehliyetle, o engelli aracıyla omuzluyordu bu vatandaş.
Şimdi ne oldu biliyor musunuz? Tüm o ağır yük, hastanede nöbetten nöbete koşan, kendi evliliği ve ailesi olan sağlık çalışanı kız kardeşin omuzlarına yıkıldı. Bir sağlık çalışanının, zaten tükenmişlik sınırında yaşarken, kendi evinden kısıp yaşlı anne babasını hastaneye, engelli ağabeyini işe ve okula taşımak zorunda bırakılması hangi sosyal devlet anlayışıyla bağdaşır?
**Kapı Önünde Çürümeye Terk Edilen Milli Servet**
Üstelik mevzuatın kendi içindeki çıkmazı da cabası. Engelli aracı kanunu gereği, bu araç 10 yıl boyunca satılamıyor. Devlet bir eliyle *"Sen bu aracı kullanamazsın"* derken, diğer eliyle *"Ama satamazsın da"* diyor. Araç kapının önünde eskimeye, çürümeye terk ediliyor. Hem manevi bir yıkım hem de altından kalkılamaz bir maddi çöküş!
Yönetmelikler açık; bedensel kısıtlılıklarda "fonksiyonel kapasiteye" bakılır, özel tertibatla sürüş imkanı değerlendirilir. Ezbere kod okuyarak, hastayı muayene bile etmeden verilen bu kararlar, hukukun da insanlığın da sınırlarını zorluyor.
Eğer engelli bireylerin ulaşım hakkını masabaşında ellerinden alacaksanız; onları işlerine, okullarına ve hastanelerine taşıyacak özel bir alternatif ulaşım altyapısı kurdunuz mu? Kurmadıysanız, 10 yıldır tıkır tıkır işleyen, kazasız belasız devam eden bir düzeni neden bozuyorsunuz?
Engellinin çilesi bitmiyor, bitirilmiyor. Seslerini duymak, tırnaklarıyla kazandıkları hakları onlara geri vermek bu kadar zor olmamalı.